Son yedi yılını “astığım astık kestiğim kestik” böbürlenmeleriyle geçiren başbakan Erdoğan’a üzüleceğim aklımın ucundan bile geçmezdi, ta ki 29 martı 30 marta bağlayan gece de TV’ye çıkıp, büyük bir hüsrana uğramışlığı kendinden bile gizleyerek “demek ki kimlik siyaseti, hizmet siyasetinden daha önemliymiş” dediği ana kadar. O an gerçekten üzüldüm. Bir yandan, daha bir gün öncesine kadar bir Osmanlı padişahı gibi celallenip kükremesinin, elini harita üzerine koyarak çarşıda gördüğü her şeyi kendisinin olması gerektiğine inanan şımarık bir çocuk gibi “onu da isterim, bunu da isterim” tafralarının yok olmasının getirdiği mahcup-mahzun-hüsranlı duruşuna (bir insan olarak) üzüldüm. Diğer yandan “hizmet değil kimlik önemliymiş” derken, ülke sorunlarını çözeceğine ekseriyetle inanılan bir başbakanın Kürt sorununu hizmetle çözebileceğine inanmış olabilme ihtimaline; yani, bu aymazlıkla bile bu ülkede umut olabilme gücünü uzun yıllar elinde tutabilmiş olmasına (bir yurttaş olarak) üzüldüm.
Bir ülkede, binbir meşakkatle yaşayan, günlük hayatlarının derdine düşen, ülke genelinde olup bitenleri takip etme konusunda dezavantajlı durumda olan ve ülke sorunlarıyla ilgili kafaları sürekli egemen bakış açısıyla doldurulan birilerinin “hizmet değil kimlik istiyorlarmış” diye şaşırmadıkları bir vaka. Yani bu ülkenin en geri unsurlarının Kürtlerle ilgili tasarımları, başbakanın tasarımından daha yerinde. Ve bu yüzden bu insanların Kürtlere daha fazla öfke beslemeleri olağan. Yani sokaktaki yurttaş, “bunların derdi memleketi bölmek babam” deyip, yıllarca inanageldikleri bir “şehir efsanesine” bu seçimlerden sonra daha fazla inanabilir, kendi bildiklerinin doğrulanmasının ahkâmını mahalle kahvelerinde, sokak başlarında kesebilirler. Bu anlaşılabilir bir şey. Ama her iki seçmenden birinin oyunu alması nedeniyle kendine olağanüstü güç vehmetmiş, her tür sorunun çözümünün kendinden geçtiğine biraz da patalojik biçimde inanmış, birinci hükümeti kurduğu ilk günlerde “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyerek Kürtlerde umut yeşertmiş bir başbakanın; Davos Fatihi, AB’nin önemli kişisi, Ortadoğu’nun yeni lideri falan gibi lakaplarla şişirilen bir liderin, seçim sonuçlarına bir çocuk şaşkınlığı ve küskünlüğüyle bakması, ne olağan bir şey nede akılla izah edilebilecek, akıl yoluyla anlaşılabilecek birşey.
Yani, koca başbakanın Kürtlerin yüzyıla yaydığı; binlerce gencini/yaşlısını, dinlisini/ dinsizini, kadınını/erkeğini ölüme, göçe, işkenceye gönderdiği ve halen göndermekte olduğu bir süreci, hizmet almak için yaptıklarına inanması ve hizmete rağmen oy alamamasını hüsranla karşılaması gerçekten anlaşılabilir değil. Kaldı ki yaptıkların hizmetlerin ne olduğu da ayrı bir dert. Sadaka ekonomisi, üçbeş kilo makarna, biraz kömür, yoksul Kürt kadınlarını kuyruklarda birbirine düşmanlaştıran nakit para dağıtmalar, ne kadar hizmetse…
Başbakanın Kürtlerin taleplerini, alın size “TRT şeş”; çalın oynayın… alın biraz da son 30 yıldır kuyularınıza doldurduğumuz çocuklarınızın/kadınlarınızın/ kocalarınızın kemik kalmış cesetleri; bakın ağlayın… Bir kaç general, birkaç yazar, birkaç gazeteci de içeri attık… Daha ne istiyorsunuz? Eh… biraz para pulda dağıttık oralarda. “Derdiniz ne babam” diyebilmesini kim nasıl anlar bilmiyorum ama ben bunu ancak “megeloman alıklık” bağlamında anlayabilirim.
İnsan, bu ülkeyi sürekli dolaşan, uluslar arası yüzlerce toplantı da bir biçimde bulunan ve bu konuları sürekli konuşan bir başbakanın seçim sonuçlarından bu denli hüsran duygusu yaşamasını “normal birey” tepkileri içinde açıklayamıyor. Bir düşünsenize, başörtüsü falan sembolleri kullanıp İslami kimlik söylemleriyle kendini iktidara taşıyan bir parti lideri, aradan geçen yedi yıl içinde bazen efelenip heyheylense de, kendini iktidara taşıyan kimlik politikalarından vazgeçmiş olmasını kendi “dönekliğiyle” değil de, mutlak bir değişim gerekliliğiymiş, eşyanın tabiatıymış gibi algılamaya başlıyor… Kendi kimlik politikalarından vazgeçme nedenlerini düşünmek ve kendiyle yüzleşmek yerine kimlik politikalarından vazgeçmeyenleri anlayamıyor, şaşırıyor, kızıyor, onların kendi gibi dönekleşmemesinin hüsranına gömülüyor. Kendini merkeze çeken ve kendi tabanının kimlik taleplerini duymazdan gelen başbakan, Kürtlerin emanet oylarından aldığı cesaretle Kürtlerinde üç kuruş hizmet, bir kanal, kuyudan çıkan birkaç kemik karşılığı sürekli kendisini destekleyeceğini ve Davos fatihi unvanının yanına, “Kürdistan” istilacısı unvanını da katacağını umuyor. Bir toplumun onca acısının, bunca yiğitliğinin, birbirlerine düşmüşlüklerine rağmen giderek daha fazla kendi olma çaba ve bilincinin “hizmet”le çarpıtılabileceğini sanmak alıklığını gösterebiliyor. Sadece Kürtler içinde “devletin merkez güçleriyle” işbirliği yapanların böyle bir bilinç bulanıklığına gömülebileceğini, geniş kesimler için sorunun bundan daha derin olduğunu ve asıl bu derinliğin eşyanın tabiatı olduğunu hissedemiyor. Bir toplumun derin yaralarının pansuman edildiğinde şükrana dönüşerek karşılık bulamayabileceğini, hatta bu pansumanla kendine gelen yaralının “beni derinden yaralayan kimdi” diye dönüp soracağını ve bir elinde kılıcında kan damlayan öte elinde pansuman bezini tutanı da hedefine alacağını akledemiyor.
Kürtlerin bu alıklarla kaç yıl daha oyalanacağı ve ne kadar süre bu alıklardan umut devşireceği, Kürt sorunun önündeki en önemli problemlerden biri olacak önümüzdeki günlerde. Kürtlerin en doğal ve insanı haklarını bir lütufmuş gibi görüp görmemeleri, sadaka kültürüne sadece ekonomik alanda değil, politik/kimlik/kültür alanda da karşı durmaları ve giderek bu duruşu kırılmadan bükülmeden yaygınlaştırmaları, Kürtlerin kimlik politikaları için oldukça önemli. Süreç artık daha sancılı, özellikle Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinin gündemleştirildiği bu sıralarda. Kolay gelsin Kürtlere ve Türk yoksullarına… |