Ey sevgili yada EY SEVGİLİ (!!!)
Yada, sEvDiGiM…
YANİ;Yazanım ve Yaratanım…
Yazanım ve yazdıkça kışkırtıcım olanım; var edendim…sEvDiĞiM…
* * *
SANA YAZIYORUM, senin yazdıklarından ve yarattıklarından yola çıkarak yazıyorum SANA; yani bilinmeze yada suya…Ve senin yazılarını okudukça Ey Sevgili, ne kadar HAYALSİZ kaldığımı anlamaya başlıyorum…son yıllarım ne denli çorak ve kuru geçmiş meğer; meğer nasıl da çöle döndürebilmişim beynimi, yüreğimi…
Beynimi diyorum çünkü, beynimden çıkıp gelerek beni kışkırtacak olan, hayallediğim hiçbir şey kalmamış… Ben sadece bir köşeye kendimi çekip, yeni yaralar almadan ve kimseyi yaralamadan; yani, kendi içime dönüp ama kendimden bile haberdar olmadığım bir yılan gibi kendime kıvrılıp, zehrimi kendime akıtmama ve illa birilerini yaralayacaksam sadece kendimi yaralamak istediğim bir yaşamın içine çekilmeyi en doğru yaşam gibi düşünmüş olmama kaynaklık ve ortaklık eden benim fukara beynimin geride kalmışlığına bakarım ve ağlarım; NE FENA… Ve ben, senin yazdıklarını okudukça bunu fark ediyorum Ey Sevgili, NE HAZİN… Öyle hazin ki ve öylesine FENA ki,…KENDİMDE kendime BELA...
Ve yüreğimi diyorum çünkü, sevdalarımın acısına ve yaşanılan onca hayalkırıklıklarına daha fazla dayanacak gücü kalmamış olmalı ki yüreğimin; hem kendi aşklarım hem de ülkem ve dünyam insanı için yaşadıklarımın korkusu üzerinden bir insanı bile sevebilme cesaretini yitirmiş ama yitirdikleri yetmemiş olmalı ki, kendini yüreklikten çıkarıp “manda derisi” yapmak için aşksız bir dünyanın özlemini çeker hale gelmiş YÜREĞİM… Bir zamanlar “dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diye çırpınan yüreğim…
Ve ne yazık ki, şimdi senin yazdıklarından bunları bana düşündüren beynim ve yazıların üzerinden bu çırpınışları delice coşkularla alkışlayan yüreğim yok… -Ki ben de yokum zaten…
Meğer nasılda çöle döndürmüşüm beynimi ve yüreğimi yok ederek, ömrümü… hem de kendime kıvrılıp kendimde vahalar oluşturacağımı ve bu vahalardan yeniden dirileceğimi sanarak yaşadığım ömrümü, nasıl da yok etmişim, NASIL, nasıl???…
Tüm bunları senden bana kayan duygulardan ve yazdıklarından fark ediyorum, ey Sevgili.
Hem beynim hem yüreğim yoksullaşmış.. hem beynim hem yüreğim; yani HAYAT denilen şey eksilmiş, azalmış ve tükenmeye yüz tutmuş… senden bana kayan duygularından ve yazdıklarından anlıyorum bunu ve cevapsız bir soru soruyorum kendime–neden, yani neden senden bana kayan duygulardan olup bitenlerin nedenini anlıyoıum..? .
* * *
Beyinsiz ve yüreksiz hayal olur mu?
O’da tükendi yada yazdıklarından anlıyorum ki tükenmiş, velhasıl.
Ve ben senin hayallerinden anlıyorum benim ne denli hayalsiz kaldığımı HAYALLERİMİN TÜKENDİĞİNİ… Vede hayalsiz bir hayatın da ne denli anlamsız durduğunu…. (Filler mezarlığında, yeteri kadar yaşlanmadan gene de yaşlılar arasına bir şekilde çekilerek ölümü bekleyen umarsız derde yakalanmış bir fil gibiyim ey sevgili; dertli ve dermansız… Öyle hissediyorum senin yazdıklarından kendimi, ve kendimi öyle görüyorum senin HAYELLEDİKLERİNDEN….) ve kendi hayalsizliklerime öfke duyuyorum…
Oysa benimde güçlü hayallerim vardı, güçlü ideallerim, bilesin ey SEVGİLİ…
“Bir oğlum olacak” diyordum oysa, “Adı Temmuz”; “öfkede benden fırtına, sevgide deniz” diye başlıyordu HAYALLERİM… Ve senin, – ikimiz için hayallediğin- evin YADA evimizin önünde yeni öğrendiği ezgilerle kaval çalarak tarladan gelen eli avucu topraklı annesini ve babasını bekleyen oğlundan farklıydı, benim oğluma dair düşlerim… farklıydı belki, birAZ. Bir kelebekle insanın genleri arasındaki fark kadar küçüktü ama dehşetli bir farklılık yaratıyordu insanda ve kelebekte…
* * *
Benim oğlum, toprakla sıvanmış ana yada babasını beklerken evinin önünde çoban kavalı tutmayacaktı parmaklarının ucunda örneğin… benim oğlum elinde mavzerle dağlarla dolaşacak ve bütün bir ömrünü düşmüş yada düşkünleştirilmiş bir ülkenin halkına adayacaktı velhasıl yada kesin…. Ve koşarak gidecekti halkı için ölümün karanlığına…Benim oğlumun ölümüne dostları tirilili çekecek, benim oğlum ağıtlarla değil marşlarla uğurlanacaktı canından çok sevdiği ülkesinin toprağının bağrına…
Ve ben eğer hayattaydıysam, içim kan ağlayacak ama gözlerim gülecekti ve gözlerime değen bütün gözler ruhumun derinliklerinden esen fırtınalardan titreyecekti oğlumun mezarın başında.
* * *
Sadece benim oğlum senin oğlundan farklı değildi, ben de senden farklıydım Ey sevgili…
Ben kimsenin bilmediği; kimsenin bizi tanınmadığı ve bizimde aşina olmadığımız bir yerde yeşillikler arasında kendi çiftinde çubuğundayken biz, çobanlığımızı yapan oğlumuzun elinde kavalla, yanık ezgiler çalarak bizi bekleyen ve bizi bekleten varoluşlarını düşlemiyordum örneğin.
Ben, kurtarıcı olma düşleri kurarak acılı bir zaman dilimine dönüştürürken ömrümü ve her an yanıbaşımızda duran ve küçücük açığımızla bizi yutacak olan ölümün derinden ve dehşetlice gelen korkuları içinde yaşarken;bir dağ başında bir kıza aşık olacaktım…
Ve ben bir dağ başında aşık olduğum kızın; belki silah arkadaşımın, yani yoldaşımın, firari yüreğinden bana yansıyan ama gelenek öyle diye benden ve dostlarından gizlediği sevdasına bir anlığına dokunmak için bütün ömrümü verecek kadar sarhoş bir ruh haliyle onun çatışmalardan çıkıp gelen yollarını gözlemek isterdim…Çatışmalardan çıkıp gelen ve yaralanmış bedenini bir ayının kendi yarasını yalayarak iyileştirmesi gibi yalayarak iyileştirmeyi isterdim… (dağ başlarında sevdamı Tanrı’dan bile gizlemeye maruz bırakıldığım zamanlarda – bunu isterdim, salt bunu- Ey Sevgili… )
Ben, sevdamı ve sevdalandığım kadının bana kaş altından sevdalı bakışını Tanrı’dan bile gizlemeye maruz bırakıldığım zamanlarda, sevdiğim kadının, bir ayının kendi yarasını iyileştirmek üzere yaladığı gibi yarasını yaladığım çatışmadan yaralanmış kadının yarasına dokunup iyileştirmek isterken, kadının gönlünün bana kaymasını ve dağ başlarının zından gecelerinin ve o zından gecelerde zındanlaşmış dost (!) yüreklerin benim bu korkularıma ölüm korkusunu da katmak için elinden geleni ardına bırakmadığı o zifiri karanlık gecelerde; bir kuytuda, yanıbaşımızda dolaşıp duran onca ölüme inat ve onca ölen yoldaşım adına, yeni bir can yaratmak isterdim O’nda; O KADINDA, orada, O ANDA, Ey Sevgili.
Yeni bir can yaratmak isterdim O’nda…. ve yıl ne olursa olsun, aylardan Temmuz’da…
Kendi yüreğimin sıcaklığını Temmuz’un sıcak dağ esintilerine katıp, yüreği bütün dünya halkları için o gecenin sıcaklığıyla çarpacak vede Temmuz’da ölen onca ozanın- yazarın-savaşçının… Yani, onca kederin, onca bilinmez olanın ve acının vede onca bilinmezler içindeyken bildiğim tek şeyin hatrına; yani aşk uğruna, (hepsini birbirine bulaştırarak) bir can yaratmak isterdim…
Bir can ki, kendi ömrümü HEBA ETTİĞİME (belki) DEĞMEZ …Ve bir can ki, canlarının oğlumda dirileceğini umduğum bir zamanındayken HAYATIN, onca yazarın-ozanın-savaşçının yeniden dirilebilme ihtimaline DEĞER…
BÖYLE bir can yaratmak isterdim işte.
Öyle bir canı, orada,-o gece VE O ANDA- yaratmak isterdim tamda Tanrı bütün canları almak için bütün Azraillerini göndermişken oraya, o anda… ve Azraillerden biri benim o gece kadınım olmasını arzuladığım kadının canını da almak isterken tamda…
Ölümlerden dönmüş ve muhtemelen birilerini öldürmüş o zindan gecenin karanlığında, bir biçimde hayatta kalmış ve hiç yara almasa bile o gece öldürdüklerinin derin kovuklu yaralarından yaralanmış bir kadının bedeninde ve bir dağ kuytusunda yaratmak isterdim; “bircan-bir oğul” … ( onca yazarı-ozanı savaşçıyı ve bütün halkların umudunu yaşatacağıma inandığım vede onca umutsuzluğa ve kedere değer olcağını sandığım o gecede “bir can-bir oğul”) yaratmak isterdim...
* * *
Gerçekten güçlü bir şekilde inanmıştım bunlara.
Senin, “yeteri kadar güçlü şekilde inanmıyormuşsun, inansan başarırdın” demeni duyar gibiyim…
Ben başaramadım ama, inan ki ben inanmıştım bunlara Ey Sevgili…
Hasan Hüseyin’in şiirlerinden etkilenmiş olmalıydım böyle hissederken. Ya da O’na benzer olan bizim dönemimizin kavgacı şairlerinden.Veya kavgacı şairlerin dizelerinden beslenen eşitsizliğe karşı kendi mücadele azmimden.
“Bir oğlum olacak adı temmuz” diyordu Hasan Hüseyin… ben de öyle diyordum.
“Karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladı çatlayacak
bende bitmeyen kavga
onda yeniden başlayacak
…….
bir oğlum olacak adı temmuz
öfkede benden fırtına
sevgide deniz” diyordu ve tam benim gibi söylüyordu.
Ama olmadı, Ey sevgili… Şimdi sen gene diyeceksin, “yeteri kadar güçlü şekilde inanmıyormuşsun”... Ama inan çok güçlü inanıyordum.
Kaybettim bu hayallerimi sevgili yar.
İnsan kendi hayallerini ne zaman kaybettiğini bilmez mi? Bilmez mi kendi umutlarını ne zaman kaybettiğini… ama inan, ben bilmiyorum… Ömrümün hangi zamanında bunları bulmak için hayatımı feda ettiğimi ve dahası tüm bu umutlarımı kaybettiğimi…İnsan kaybolmuş hayallerle birlikte ömrünün nasıl sökülüp gittiğini görmez mi ey sevgili? Ben ömrümün nasıl sökülüp gittiğini de görmedim.
Ve ben bu körlükler nedeniyle, kötürümleştim, pusatsız, duldasız kaldım.
* * *
Benimle bir olarak yada benimle birlikte olarak, kendi hayallerini benim hayallerime katmayı deneyen ama hiçbir zaman benim hayallerime canı gönülden ortak olmayan ve sadece kendi hayallerini benim dünyamda daha kolay inşa edeceklerini sanarak benim hayatıma giren kadınların hayallerini de kaybettim ve onlara kaybettirdim Ey sevgili… Ve ben şimdi karanlık bir gecede yönünü kaybetmiş, doğması mümkün olmayan “kutup yıldızının” doğumunu bekleyerek yola devam etmek isteyen kör bir kervancı gibi şaşkınım hayata karşı…
Ne fena çıkmazlar içindeymişim meğer…
meğer yolunu şaşırmış bir martıymışım dağ başlarında dolaşan, kendimi o yerlerde kartal zannederek… Senin hayallerinden biliyorum bunu da ve TÜM BUNLARI senin yazdıklarından görüyorum…Ve senin hayellerinden ve yazdıklarından gördükçe, kendi hayal bile kuramayışımın acısına gömülüyorum Ey yar… Ve ben bu acılardan başımı kaldırma cesareti bulduğumda, belki de senin hayallerinden kendimi besleyerek, kendine beklenmedik bir anda uçurtma yapılmış bir çocuğun uçurtmaya dokunuş coşkusuyla yeniden var olduğumu anlıyorum.
ANLIYORUM ama, gene de göçe zorlanmış yorgun kanatlarıyla deniz aşırı düşler kuran ve bu düşleri yüzünden engin denizlerin üzerinde korkunç fırtınalara tutulmuş ihtiyar bir martı gibi hissediyorum kendimi. Deniz aşırı yolculuklarda bulamadığı bir adanın hayalkırıklığı ile, korkulu gözlerle dalgalara bakan ve çığlık çığlığa denize düşme korkusu yaşayan titrek kanatlı bir martının titreyen kanatlarının sesi geliyor yüreğimin derinliklerinden bazen, dudaklarına değdiğinde dudaklarım, kırılmış bir turna kanadı gibi titrerken. …
|