Gerilim denilen şey nedir ki… Bi çomak sokarsın arı kovanına, arılar hop oturur hop kalkar, vızıldayıp sağa sola kaçışırlar … Savaşçı arılar çomağı sokanı yada çoğu kez çomakla hiçbir ilişkisi olmayan birilerini-birşeyleri sokuverirler, böylelikle kovanı koruduklarını sanırlar kendi ölümleri pahasına… Herkes-herşey gergindir artık. Birileri sakince balı toplar…
Türkiye denilen bu kovanda bal var mı? Varsa ne kadar kalmıştır? Kaç zaman daha yeter kovanda gözü olan birilerine? Bilemem ama, birileri çomak sokup duruyor ha bire. Birileri de kızıp duruyor, bu süreçte, otomatik olarak.
Çomak genellikle başbakan tarafından sokuluyor.
Bir bakıyorsun elinde türban çomağı, bir bakıyorsun –güya- çete çomağı…
Bir bakıyorsun elinde anayasa çomağı, bir bakıyorsun sosyal güvenlik çomağı…
Kızışıp duruyor birileri…
Ve birileri savaşçı arı rolüne bürünüp sadece kendilerinin olduğuna inandıkları kovanı korumaya çalışıyorlar…
Ortalık toz duman…
Birileri düşmüş canının derdine bu hengameden, başka birileri nasibini alıyor bu kızışmış arıların iğnelerinden…
* * *
Anadilde eğitim sorununun nasıl halledileceği, 17 sivil toplum örgütünün başbakanla görüşmesi sırasında Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu tarafından elinde çomağı eksik olmayan; elinde çomakla kovan kovan dolaşan ve gördüğü her kovana sürekli değiştirdiği çomakları sokan başbakana soruldu.
“Ana dilde eğitim sadece azınlıklar içindir. Onlara da kurs açılır" diye önce kükredi başbakan. Almanya’daki Türkleri örnek gösterdi Tanrıkulu’na… Tanrıkulu, pısıp oturmadı bu kükreme karşısında. “Almanya’daki Türklerle, Türkiye’deki Kürtlerin konumu aynı değil” diye yanıtladı başbakanı… Belli ki, başbakana kulluk etmeye gönlü elvermiyordu. Vay sen misin böyle densizlikler eden dercesine, kendisine kulluk edenlere her geçen gün biraz daha alışan ve megalomanlığı her geçen gün biraz daha artan başbakan bu “kulluk etmeyen” densize daha yüksek perdeden kükredi… “Yalan konuşuyorsun, sen dürüst değilsin" diyiverdi…
Bu kez çomak Tanrıkulu’nun elindeydi. Başbakansa kovanına çomak sokulan kızgın bir arı olmuştu. Elinde çomağı eksik olmayan başbakan ne zaman çomağın başka birinin eline geçtiğini hissetse köpürüveriyor birden. Yeni bir kimlik-yeni bir kişilik oluveriyor aniden…
Birisi başbakana itiraz edince hemen arıya dönüyor başbakan. Savaşçı bir arı oluveriyor. Bağırıp çağırıyor, açıkça sövüyor yer geldiğinde “ahlak abideliğine” soyunan başbakan. İncelikli bir ilişki anlayışından yoksun O. O bir hükümran, kolu bükülmesi mümkün olmayan bir Tiran…
Daha öncede kovanlarına, mesela “partisinin kapatılmasına” ilişkin davayla, mesela artan işsizlik rakamlarıyla, mesela AB çıtasını düşürmekle, mesela parsel parsel ülkeyi satmakla yada Kürtlere ilişkin kafasının sürekli karışık olmasıyla ilgili düşünce ilan edenlerle çomaklar sokulmuştu başbakanın.
Başbakan, üst üste gelen çomaklardan tedirginleşmiş olmalı ki, bir yandan sokabileceği tüm bedenleri sokmaya, diğer yandan sokamayacağı bedenlerle uzlaşmaya yönelmişti. Hala öyle bir eğilimde. Bir bakıyorsun millet iradesi deyip herkese veryansın ediyor, kefenler giyip yola çıktıklarını ve kimseden korkmadıklarını söylüyor, bir bakıyorsun, kelleyi uzatmış giyotine masum biri edalarıyla “düşman” ilan ettiklerinden adalet bekliyor.
* * *
Elinde çomaklarla herkes birbirinin kovanında bal arıyor –özellikle- son günlerde.
Hop oturup hop kalkıyor özellikle son günlerde bu ülke.
Velhasıl bir Tiranlar savaşı yaşanıyor ülkemde.
Devletin kurucusu olduklarına ve dolayısı ile kovandaki tüm ballarında kendilerine ait olduğuna inanan asker sivil bürokrasinin tahtı sallanıyor. Post-modern darbeler, e muhtıralar, yetmedi hukuk kurumlarının atağa geçişi… tahtlarını sallıyor “kurucuların”…
AKP hükümetinin siyaset anlayışından şikayetçi olan bu “kurucu” asker-sivil bürokrasi, ne kadar iğneleri varsa tüm iğnelerini kullanarak, kendilerinin olduklarına inandıkları kovana giren yabancı arıları dağıtmaya uğraşıyor. Ama bu istilacı arılar öncekiler gibi değil. Hemen şapkalarını alıp gidecek ve atıldıkları bir köşede birkaç yıl sonra yeniden kovanlarına dönecek günleri bekleyecek türden değil bu istilacı arılar. Belli ki, eskisinden daha güçlüler. Dış konjötür destekliyor bu kez bu kovan istilacılarını…Bu kez üstelik daha kalabalık bir nüfusla işgale soyunmuşlar. Belli ki, istila etmeye uğraştıkları kovanda uzun süre kalmayı ve son ana kadar her tür taktikle vuruşmayı göze almış gözükmekteler…( yazı dıı ama ben bu istilacıların kahramanlıklarını sonuna kadar sürdüreceklerine inanmayanlar hanesindeyim… nedeni bir başka yazıya)
* * *
Ana arı bi kenara durmuş kaderini bekliyor. O’nun görevi sürekli yumurtlamak, sürekli bi kenarda döl tutmak. Sürekli döl tuttuğu kenarda oğul vermek ve çoğalmak.
Ana arı, yani toplumun gövdesi, yani en alttakiler tani bu toplumun açları ve en yoksulları, bi o tarafın huzuruna çıkıyor onlar tarafından dölleniyor; boy boy oğullar verip bal yalamak isteyen güruhun iktidar mücadelesine nefer yetiştiyor, bi bu tarafın huzurunda buluyor kendini, onların dölünü doğuruyor. Sallanıp duruyor ana arı yani… Güç kimdeyse ondan yana olup sallanıyor, abartılı gücün kendisine zarar vereceğini düşündüğünde bundan yana oluyor sallanıyor… Bir şamandıra o, bir o yana bir bu yana…
Ama hangi yana dönerse dönsün kıçı çıplak ana arının… Onun işlevi hiç değişmiyor. O var olmak için değil var etmek için bu dünyaya gelmiş bir köle… Vay o anadan doğan bizlere... vay bize… bekleyelim ki kendimiz için yaşamak uğruna, kıçı çıplak anamız gün gele de öle…
|