Son günlerde Türkiye Cumhuriyeti başbakanı sık sık “edebe mugayir” şeylerden bahsediyor… Kendilerini sıkıştıran konular her gündeme geldiğinde ve başbakanın yanıtlamakta zorlandığı her soru(n/y)la karşılaştığında yeni bir deyime başvurmaya başladı: Bunlar “edebe mugayir” şeylerdir, üzerine konuşmaktan utanç duyarız.
Terörle Mücadele Yasa Taslağı’nda, ceza indirimini düzenleyen maddede, “etkin pişmanlık” gösteren “teröristlerin” yönetici olsalar bile bu hükümden faydalanacağına ilişkin bir açıklamanın yasa taslağına konulmasından sonra, bu maddenin Abdullah Öcalan için af getireceğini CHP lideri Baykal’ın gösterişli bir toplantıyla kamuoyuna duyurulmasını takip eden günlerde, başbakan önce öfkelendi, sonra sıkışmışlık duygusuyla, bu maddenin kim tarafından son anda yasaya konulduğunun açıklanamayacağını, bunun “edebe mugayir olduğunu” söyledi çıktı işin içinden örneğin. Başbakan, kıyı şeritlerinin yerleşime açılması konusunda da “betonlaşmanın ülkenin turistik geleceğini ve doğayı tahrif ettiğine” dair açıklamalarda bulunan ilgili kişi ve kurumlarında “edebe mugayir şeyler” yaptığına inanıyor…
Demokrasi, İnsan Hakları, Avrupa Birliği gibi konularda eskisi kadar hükümetin istekli davranmadığını, hükümetin yorulduğunu söyleyen kişi ve kurumlarda “edebe mugayir şeyler” yaptığına dair demeçleri var başbakanın…
Sıkışmışlık nedeniyle sürekli icraatları eleştirilen hükümet, icraatların eleştirilmesini edebe aykırı buluyor. Bu sıkıntısını en yetkili ağızdan, başbakanın ağzından dillendiriyor. Örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimine dair şimdiden çekince belirten; bu parlamentonun Cumhurbaşkanını seçmesini “etik” bulmayan, hele hele bu seçimde uzlaşma olmadan sadece iktidar partisinin meclisteki sayısal üstünlüğüne dayalı olarak karar almasının sakıncalarına vurgu yapan eleştirmenler, kamuoyu yoklayıcıları, “akil kişiler” de “edebe mugayir” şeyler yapıyor ve ülkenin önünü tıkıyor başbakanın gözünde… AKP il kongreleri gerçekleştirilirken, çeşitli illerde kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı yerlerde oturtulmasını; yani, İslami “haremlik-selamlık” uygulamalarını gazetelerine taşıyan basın mensupları da başbakanın gözünün önünde “edebe mugayir” şeyler yapıyor O’na göre…
Bu edebe mugayir şeylerle meşgul olanlara, AKP’nin meclis grup toplantılarında, son zamanlarda il kongrelerinde, bazen kalabalık gruplar önündeki kitle toplantılarında başbakan verip veriştiriyor… Kızıyor, bağırıyor başbakan. Başbakan bunlara yükleniyor… Sık sık geçmişte hiçbir iş yapamayan beceriksizlerin bu türden “edebe mugayir” şeyler söylemesini onların kıskançlıklarına ve işbilmezliklerine bağlıyor… Ortalama okullaşma süresi 3 yıl 6 ay olan, okumaya yönelmeyen yazmayı ise neredeyse hiç bilmeyen, yaşamlarında sürekli ideolojik ve dinsel kalıpların peşine takılmış, hala şeflerinin, şeyhlerinin, ağalarının, yada kanaat önderliğine soyunmuş çıkar gruplarının peşinden gitmeyi erdem belleyen, bu nedenle aklını kullanma becerileri gelişmemiş, dünyada olup bitenleri anlamaktan ve hele değiştirebileceğine inançtan yoksun, “Fukara Türkiye Kamuoyu”, bir illüzyonistin sirk numaralarını izler biçimde izliyor başbakanı…
Başbakanın her celallenişinde onlarda celalleniyor… bir alkış, bir kıyamet, bir hengame… Bir hipnotik süreçten geçiyor “Fukara Türkiye Kamuoyu”… kaşla göz arasında her şey değiştiriliyor… her şeyin altı üstüne getiriliyor… Ama “sağduyusunun hikmetinden sual olunmayan” kamuoyu, hala bu iktidar partisini belki de eskisinden fazla desteklemeye devam ediyor. Bunları desteklediği sürece de kamuoyunun ne denli sağduyulu insanlar topluluğu olduğu sıklıkla vurgulanıyor…
“Fukara Türkiye Kamuoyu” da “ağzına bir parmak bal çalınmış”lığın tadını çıkarıyor… Aklını kullanamayışını ve köleleşmeyi sağduyulu olmaya yoruyor ve sirk arenasında cambazları alkışlarken cüzdanı çalınan ama bundan haberi olmadığı için “biz sizin için varız” diyen cambazların sözlerinde kendilerini değerli hisseden yığınlara dönüşüyor…
Oysa başbakanın “edebe mugayir” şeyler diyerek elinin tersiyle ittiği, yanıtlamaya bile tenezzül etmediği şeyler dışında da edebe mugayir şeyler oluyor bu ülkede… Sözgelişi, bugünkü parlamentoda % 65 milletvekili çoğunluğunu bulunduran AKP grubu 3 kasım 2002 seçimlerinde bu ülkede secime katılanların oylarının sadece % 34’ünü aldı. Yani her üç kişiden yalnızca biri bu iktidarı destekledi ve bu hesapla adil bir seçimde 200 milletvekiliyle parlamentoda bulunması gerekirken AKP 367 milletvekiliyle parlamentoya girdi. Gene 3 kasım seçimlerinde, bu ülkede toplam seçmen nüfusunun yaklaşık %15 sandık başına gitmedi ve seçime katılan seçmenlerin % 46.5 oyu seçim barajı nedeniyle parlamento dışında kaldı… Yani toplam seçmenin sadece % 45’ini temsil ediyor bugünkü parlamento…
Nitekim bugünkü parlamentoya vekil sokan iki siyasi parti (AKP ve CHP) geçerli sayılan oyların sadece % 53.5 ini almış vaziyetteler… Bunlara seçime katılmayanları da eklersek iki partinin toplam oy oranı % 49’lara bile ulaşmıyor… Bugün seçime gidilse bu iki partinin aldığı oy sayısının toplam seçmen sayısına oranı %30 civarındadır (Bugün yaklaşık 48.000.000 seçmen nüfusuna Türkiye sahiptir ve bu iki partinin 2002 seçimlerinde aldığı oy 15.000.000 civarındadır). Herneyse…
Fazla rakamsal ayrıntıya girmeden, bugün külhanbeyi edasıyla Dünyayı ve Türkiye’yi dolaşan, Avrupa fatihi edalarıyla önüne gelen herkesi azarlayan, geçinemiyoruz diyen çiftçileri, “al ananı git lan” diyerek kovan ülke başbakanı, aslında adil seçimlerin olduğu bir ülkede tek başına anayasayı değiştirecek kadar büyük bir milletvekili grubuyla parlamentoya giremeyeceği gibi, olsa olsa etkin bir muhalefet yürütebilecek konumu işgal eden bir muhalefet partisi başkanı olabilirdi. Bugün adil demokratik seçimlerle sadece güçlü bir muhalefet başkanı olabilecek birinin, hem stratejik alanda ve hem de iç kamuoyu çatışmaları ile sorunlu bir bölge de başbakanlık yapması, bu kadar “afra tafra yaparak” ülke yönetmesi ve önüne gelen herkese “posta koyması” (bu kavramlar başbakanın halka yakın olmak üzere sürekli kullandığı argo deyimlerin yanında epey edebe uygun sayılmalı), edepten nasibi almışların yoğun yaşadığı bir ülkede gerçekleşseydi, o ülkede tüm bu davranışlar daha fazla edebe mugayir olarak anılmayacak mıydı?
Yine iktidara geldikleri günden bu güne (kesinlikle ve kesinlikle kendi marifetleriyle değil AB ve ABD’nin öyle uygun görmesi yüzünden) bir çok reform yasasının altına imza atmalarına ve düne kadar en ufak kendi aleyhlerine işleyen yasaları her fırsatta eleştirmelerine ve gücünün yettikleri her yasayı değiştirmelerine ve yetmedikleri yasaları da sürekli kamuoyu gündeminde sıcak tutmalarına rağmen, seçmenin parlamentoya adil yansımasını sağlayacak seçim yasalarını hiç gündeme getirmemeleri, siyasi parti yasalarında da sadece parti kapatmayı zorlaştıran maddeler (kendi geçmişlerinde kendi geleneksel partilerinin defalarca kapatıldığı da gözününe alındığında bu yasa değişikliklerinin ne kadarının demokrasiye düşkün olmalarıyla ne kadarının ise kendi siyasi partilerinin kapanmasını engellemek üzere bir pragmatik kaygıyla yapıldığı tartışmalıdır ama biz iyimser düşünerek demokrasi için bunu gerçekleştirdiklerini varsayalım) eklemekle sınırlandırmaları; ve bugün hala bu seçim barajının Türkiye’de istikrarın korunması için gerekli olduğunu savlamaları, adil demokratik talepleri olan yurttaşların yaşadığı bir ülkede edebe mugayir şeyler olarak değerlendirilmeyecek miydi?
Elbette bunlar başbakanın ifade ettiği edebe mugayir şeylerden daha fazla edebe mugayir olarak anılacak olaylar… Ama edeb nedir bilen, edepsizliği geleneksel ve çifte standart ahlak anlayışlarına bağlamayan, bilakis edepsizliği adaletsizlikte ve eşitsizlikte yani ikiyüzlülükte arayan bir kültürün başarabileceği şeyler bunlar… Ve ne yazık ki bunlar, masalsı kutsallar dışında okumayan ve okuduğu kutsallar üzerinde de kafa yoramayan “Fukara Türkiye Kamuoyu” açısından çok sonraları anlaşılabilecek konular….