Gerçek, Kurgu'dan daha acayiptir,
çünkü kurgu olabilirlikleri
gözlemek durumundadır,
gerçeğin öyle bir zorunluluğu yoktur.1
Onyıllardır
kulaktan kulağa ve büyük bir böbürlenme ile fısıldanan,
kısık sesle konuşulması nedeniyle
de büyük bir gizmiş ve herkesin bu gizi koruması
gerekiyormuş gibi bir eda ile dededen toruna aktarılan
"dinsel hoşgörü" söylemleri; "kumdan kaleler" yapmış
ve bu kalelerinin gücünü kumsalda oynayan diğer çocuklara
böbürlenerek anlatan bir çocuğun
kalesi ani bir deniz
dalgasıyla nasıl çökerse ve çocuk bu
çöküşten nasıl olumsuz etkilenirse, öylesine
çöktü. Şimdi çocuk, "kumdan kalenin" çöküşünün
şaşkınlığı ile, kendi çocuk
oyununu fark etmek,deniz dalgası karşısında
kalenin çürüklüğünü anlamak derdine düşmek ve
hata nerede diye sormak yerine, denizin küçük dalgalarına
küfretmeye yöneldi ve denizi yok etme düşleri kurmaya
başladı.
* *
*
"Şiddet dalgası yayılıyor" diye haber
bültenleri sürekli yayın yapıyor. Sadece Ortadoğu'nun
reyting peşinde koşan medya kuruluşları
yapmıyor bu haberleri, yada sadece Ortadoğu'lu
her şeye aklı yeten "akil kişiler" televizyonlarda
boy göstermek fırsatını bulmuş olmanın
telaşı ve coşkusuyla televizyonlara koşup
olayı tartışmıyorlar. Dünya gözünü
bu olaya dikmiş. Herkes her yerde bu olayı konuşuyor.
Yüzyıllar sonra dünya üzerinde yaşayan her kültürden
çocukların bile, bu telaşın neden kopmuş
olabileceğini anlamakta zorlanacakları, ve durumu
"büyük büyük dedelerinin çocukluklarına verip gülecekleri" bir olay üzerine konuşuluyor. Dünya'nın
bütün coğrafyalarında. Sadece konuşulmuyor,
yeni teoriler üretiliyor bu günlerde, dünyanın her
yerinde. tabii ki Türkiye'de de.
* * *
Düşünce
özgürlüğü üzerine yıllardır dem vuranlar
sonunda düşünce özgürlüğünü
"şiddete açık davetiye çıkarmadığı
sürece her türden fikrin kitle önünde ALENİ
açıklanması" olarak tanımlamayı becerebildiler.
Yani şiddete davetiye yoksa, birileri başka
birilerinin yok edilmesi üzerine ahkam kesmiyorsa her
türden düşüncenin açıklanması düşünce
özgürlüğü kapsamındadır, daha doğrusu
düşünceyi ifade özgürlüğü. Ve çağdaş
devlet kurumları bu açıklamalar nedeniyle bireyleri
suçlayamazlar, bu bir. İkincisi, çağdaş
devlet, tüm kurumları
aracılığı ile yani var gücüyle,
bir konuya ilişkin açıklamalarından
dolayı her hangi bir yurttaşı başkaları
tarafından tehdit ediliyorsa, açıklama yapanı
değil tehdit edeni koğuşturmak zorundadır.
Ama
dedimya çağdaş devlet. Yani gerçekten zihni
olgunlaşmış, tabulara takılmayan,
herkesi kendisi kadar önemli gören ve kendini "dünyanın
ve evrenin merkezi olarak algılayan çocuk zihninden"
uzaklaşmayı, çocuk zihin formlarını
aşmayı becerebilmiş devlet. Böyle bir devlet
ve yetkili kurumları kendi ülkesinin ve toplumunun
refahını, saadetini (adı Refah ve
Saadet olmayan partiler aracılığı
ile) yükseltebilir ve böyle bir devlet ülkede topyekün
adaleti ve kalkınmayı (yine bu kez adı
Adalet ve Kalkınma olmayan partiler aracılığı
ile) sağlayabilir. Kanıt için batının
"köylü komünlerinden" ve o komünlerde oluşan yardımlaşma,
dayanışma ve işbirliğinden nasibini
almış, komün geleneğinden beslenerek bütün
bir ortaçağ karanlığına kafa tutmayı
becerebilmiş, dahası yüzlerce yıl acı
çekerek, yüzlerce yıl kralların ve despotik
kilisenin zulmüne karşı direnerek, bugünün uygarlaşmışlıkla
eşleşen kavramlarını; "özgürlüğü,
eşitliği, herkes için adaleti, kardeşliği
ve onurlu barışı" bugünün insanlığına bahşetmiş
ve bugün hala bu kavramları kendi coğrafyalarında
önemseyen ve başka coğrafyalarda da hayat bulsun
diye mücadele eden, bugünkü
İskandinav ülkelerine bakmak yeterli ama bu başka
yazının konusu. Tersi kanıtlar için ise,
kendilerini dünyanın en son dinine sahip olmakla
öven, son dinin ve son dinin peygamberinin ümmeti olmak
hesabi ile kendilerini "yarı yarıya gerçeklikten
kopmuş" bir şizoid yada paranoid birey gibi
yücelten ve zaman zaman Mesih katına çıkaran,
ancak tüm bu yüceltmelere karşın kendi içlerinde
birbirlerine tahammül edemeyen, her fırsatta birbirlerinin
kuyularını kazan, her fırsatta birbirlerini
boğazlayan, dahası kendi gibi olmayanların
bu dünyada silinmesini kutsal bir görev olarak belleyen,
yani canileşerek Cennet peşinde koşan yada
Cennet umudunu caniliğe bağlayan; yok ederek
ve yok olarak Ahiret'teki en iyi yerde "var olacağını"
sanan; bu zihin formu yüzünden dünyanın en güzel coğrafyalarını
bile yaşanılamaz hale getirmeyi becerebilen
ve tüm bu karmaşa içinde kendi küçük grup
çıkarları için bütün kutsiyetleri sömürmeyi
arsızca gerçekleştiren; kendi dar grupları
içinde dünyevi her tür lezzeti tadan ve tüm bu lezzetlerden
pay almasınlar, kendi tattıkları lezzete
göz koymasınlar diye "erdem ve edep adına" tam
bir yoksunluğu kendi cemaatlerine dayatan; kendi
cemaat üyelerini her türden "manevi" baskılar altına
alarak üyelerinin çoğunu obsesifleştirip, küçük
şeyleri onların zihninde büyük takıntılar
haline dönüştüren; dünya nimetlerinden el etek çektirdikleri
üyelerinin bu salınımlı ruh hallerinden
faydalanarak, yeri geldiğinde onları kendileri
için "ALLAH yolunda şehadet mertebesine ulaşmayı
tek hedef edinen" fedailere dönüştüren ve tüm bu
arsızlıklarıyla
onyıllardır tahtlarında kalmayı
sağlayabilen bütün bir "Müslüman Şeyhler İmparatorluk"larına
bakmak yeterli.
* * *
Önce Salman Rüşdi'ye saldırdılar. Şeytan
Ayetleri kitabı dolayısı ile katli vacip
dediler. Sonra da aynı katli vacip fetvasını
Teslime Nesrin için, İslam ve Kadın konusunu
tartışmaya bir Müslüman ülkede girişti
diye verdiler. Şimdi bunları yok edemedikleri,
fetvaları yerine getiremedikleri için pişmanlık
duyuyorlar. Şimdi zamanında daha güçlü gözdağları
veremedikleri için bu yeni duruma muhatab kaldıklarını
düşünüyorlar. Belli ki, bu kez böyle bir hatayı
yapmak istemediklerinden bütün yaşadıkları
yerleri "savaş alanına" çevirmeye daha fazla
istekliler ve o yüzden birkaç gündür bütün yerleşim
yerlerinde kitleler halinde yıkım eylemlerine
yöneldiler.
Ama
biz dünyanın gündemine bugünkü kadar yoğunlukla
düşmese de, yaşadığımız ülkede
onlar tarafından "Cennet düşleri" ile yok edilenleri
de biliyoruz. Ve açıkçası yok etme eylemliliklerini
hangi bahanelerle nerelere kadar vardırabileceklerini
de... Mesela yok ettikleri arasında Turan Dursun
var. Mesela Bahriye Üçok. Bir Müftü'ydü Turan Dursun ve
yazdıklarını kanıtlayacak kadar dini
bilgisi vardı. Fetvalar çıkarıldığı
günlerde "gelsinler konuşalım. En güçlü alimleriyle
gelsinler, yazdıklarımda hata varsa kanıtlasınlar."
dedi ve sesi boğuldu. Bahriye Üçok bir öğretim
üyesiydi ve teologdu. O da söylediklerini tartışmak
istedi. O da konuşalım dedi. Ama kimseler konuşma
derdine düşmedi bu aydınlarla. Konuşmak
bu zihin formu için zor bir edim. Dahası konuşmak
için bilmek gerek, bilmek ise kurulu düşlerin sabun
köpüğü gibi dağılması, yeni gerçeklikler
karşısında düşünme gücü demek. Düşünmek
daha zor bir edim bu zihin formu için. Bu zihin formu
için ezber bozan her şey "şeytan-ı lain"
in işi. Ezber bozan her şey Şeytan dürtüklemesi. O yüzden ezberlerini
bozmayı göze almaktansa, "Şeytan'la işbirliğine
yönelmiş kişileri" yok etmek daha kolay ve kolaya
yöneldiler.
Başka
türden olaylar karşısında da en kolay olan
yola, katilliğe başvurdular. Örneğin, Ramazan
ayında oruç tutmuyor diye biri Malatya, diğeri
Van olmak üzere iki Üniversite'de iki öğrenciyi öldürdüler
geçtiğimiz on yıl içinde.
Yine kendi mezheplerinin gereklerini yerine getirmek
isteyen ve Sünni olmayan İslami geleneklerle yaşam
sürdürenleri aşağıladılar, inançlarını
yerine getirmeleri için onlar açısından kutsal
olan mabedlerini "cümbüşevi" olarak nitelendirip
"manevi baskı" uygulamayı erdem bildiler. Kendi
kutsalları için sınırsız hoşgörü
taleplerini her fırsatta dillendirenler, başörtüsü
yasağını insanlıkdışı
uygulamalar olarak dillerine pelesenk edenler -ki bir
özgürlük alanı olarak gerçekten başörtüsü yasağının
kaldırılması gerekir- kendi dışlarında
var olan hiçbir kültüre, hiçbir bakış açısına
onların gözleriyle bakmayı beceremediler. Bunu
becerebilmek, yani empati yapabilmek, yani "kendini ötekinin
koşulları içinde ötekinin yerine koymayı"
başarabilmek için, "soyut düşünme" aşamasına
gelmiş olabilmek, sanata, edebiyata ve bu etkinlikler
aracılığı ile ortaya konulan ürünlere
bireyin kendini ifade ediş biçimi olarak bakmak gerek.
Bireysel varoluş alanlarının en az kolektif
varoluş alanları katar "kutsal yada ulvi" değeri
olduğunu anlayabilmek gerek. Belki kendi kutsallarına
dil uzatıldığında tavır almayı
da bilmek gerek. Dönüp
kendi kutsallarına saldırdıklarını
düşündükleri ile konuşmayı ve incinmişliklerini
onlara anlatabilmeyi denemek de gerek. Ama tüm bunları
başarmak, bilme, anlama ve iletişim kurabilme
gücünü kendinde bulundurmak anlamına gelmektedir.
Oysa bilmeyi, anlamayı, iletişimi öne çıkarmak
bu zihin için o kadar zor ki. Zaten her şey "kutsal
kitaplarda" yazılmıştır ve başkaca
öğrenecek bir şey yoktur. "İlim Çin'de
olsa da öğrenin" vaazları sadece kendi bildiklerini
doğrulayan ilimleri öğrenmenin basit bir sloganına
dönüşmüştür onların gözünde. "Bana bir
harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum"
vaazı ise sadece kendi postlarını korumak
için başvurdukları bir slogan ötesinde anlamı
olmayan basit bir söylemdir onlar için.
* * *
Eylül 2005'te Danimarka'nın Jyllands-Posten gazetesinde
İslam Peygamberi Hz. Muhammet'le ilgili karikatürler
yayınlandı. Basından öğrendiğimiz
kadarıyla karikatürlerin birinde, bir canlı
bombaya Hz. Muhammet "yeter durun" diyor "elimizde başka
huri kalmadı". Bir başka karikatürde, Hz. Muhammet
elinde kamasıyla ve iki çarşaflı kadınla
görüntülenmiş. Türkiye'de yayınlanmadıkları
için ayrıntı bilemiyoruz. Ancak Danimarka'da
tüm bu olup bitenler düşüncenin özgürce ifadesi temelinde
algılanıyor.
Müslümanlar
Danimarkalıları empati yapmaya davet ediyorlar.
"Aynı şey Hıristiyan Peygamberi Hz. İsa'nın
başına gelse nasıl davranırsınız"
diyorlar. Aldıkları cevap bu "yapıldı"
oluyor. "halen yapılabilir ve bu ifade özgürlüğü
temelinde yorumlanır". Mesela, İsveç'te bir
sergide Hz. İsa'nın eşcinsel olarak tablolaştırıldığını
ve tüm bunlara kilise tepki gösterse de geniş halk
yığınlarının bunları ifade
özgürlüğü kapsamında değerlendirdiklerini
söylüyorlar.
Kültürler
farklı olunca olaylara yaklaşımdaki zihniyet
farkı hemen kendini gösteriyor. Önce empati kurmaya
davet ettikleri Hıristiyanlar, duruma ilişkin
yukarda ifade edilen yanıtları verince, bu kez
kitlesel taşkınlıklarını savunmak
için "canım siz peygamberinizin kutsiyetine helal
getiriyorsanız biz ne yapalım" demeye başlıyorlar.
Hz. İsa ile ilgili olup bitenleri "Hıristiyanların
mezheplerinin genişliklerine" veriyorlar. "Yahu onlar bu türden olaylara farklı
bir gözle bakıyorlar, bunun tarihi toplumsal arkaplanı
nedir?" diye düşünmek zahmetli geliyor. Ve kutsallarına
dil uzatıldı diye dünyanın her yerinde
yakıp yıkma faaliyetlerine yöneliyorlar.
Önce
Suriye'de Danimarka ve Norveç elçilik binalarını
basıp, yaktılar. Sonra Lübnan'da. Derken Endonezya,
Somali, Malezya, Afganistan. her yere yayıldı
eylemler. Takip edebildiğim kadarıyla yaklaşık
yirmi kişi bu eylemler sırasında hayatını
kaybetti. Şehadete ulaşıp ulaşmadıkları
konusunda henüz fetva verilmedi onlar için. Ama büyük
olasılıkla yakınları onların
Cennetmekan olduklarını düşünüyorlardır.
Bu yüzden yeni Cennetmekan olmaya aday olan binlerce kişi
sokaklardan ayrılmıyor. Hala yakıp yıkmaya
devam ediyorlar ve sanırım bu hafta Cuma günü
camilerden çıkıp gene sağa sola saldıracaklar.
Bu
eylemlerin önemli bir kısmı yağmaya dönüştü.
Yani sadece basit birer (şiddet içerse bile) demokratik
tepki değil olanlar. Bir yağma. yani "ganimet toplama". yani
dinen doğru olduğuna inandıkları bir
eylem tarzı. yani "Gavurun malı Müslüman'a helal'e"
getiriyorlar işi ve ne kadar yıkıcı,
tatminsiz, örselenmiş kişisel özellikleri varsa
bu türden bahanelere sığınıp, kutsallar
üzerinde tatmin ediyorlar. Böylelikle sadece kendi kutsallarını
değil kavramsal olarak "kutsal olan" her şeyi
de kirletiyorlar.
Özetlemek
gerekirse, tam 5 ay önce, Danimarka'da bir gazetede İslam
Peygamberi Hz. Muhammet'in karikatürleri yayınlanıyor.
İslam bakış açısından hiçte şık
durmayan bir durum bu. Resmetmenin bile günah olarak algılandığı,
heykellerin Türkiye gibi gerçekten de diğer İslam
ülkeleriyle karşılaştırıldığında
önemli özgürlük alanı yaratmış bir ülkenin
başkentinde o kentin belediye başkanı tarafında
yüzüne tükürüldüğü bir kültürde, Peygamber'in resminin
basılması bile büyük olay olabilecekken (yıllar
önce Nokta dergisinin böyle bir şey yaptığına
dair bir haber bile -ki sonradan yalanlanmıştı-
Türkiye'de büyük bir infiale yol açmıştı)
bir de bunun karikatürize edilmesi Müslümanları incitiyor.
Buraya kadar olup bitenler kendi inanç sistemleri içinde
anlaşılır bir şey. Ancak, olaydan
beş ay sonra insanların sokaklara dökülmesi,
bu karikatürlerin başka Avrupa ülkelerinde de basılmasının
bahane edilerek ganimet arayışına yönelmeler,
Hamas liderlerinin yaptığı gibi ölüm fermanları
çıkarmalar, batının Müslüman karşıtı
olduğunu söyleyip onların "inançlara saygı"
bağlamında geldikleri noktayı görmezden
gelerek onlara ve "onların demokratik kutsiyetlerine"
küfür etmeler. Dönüp onların din adamlarını
öldürmeye girişmeler. tüm bunlar sadece kitlesel
geçici taşkınlıkların ürünü değil.
Tüm bunların yüzyılardır insanlara belletilen
öğretiyle ve başka şeylerin yanı sıra
bu öğretiden de beslenen genel kültürel yapılanma
ile yakından ilişkileri var
Başka
türlü, Türkiye gibi, halkının önemli bir kısmı
Müslüman olan, ancak diğer Müslüman çoğunlukların
oluşturduğu ülkelerden görece daha demokratik
ve laik duran bir ülkede bile, Salman Rüşdi'nin "Şeytan
Ayetleri" kitabını basacağım dedi
diye, Aziz Nesin'i kafir ilan edip onu yok etme bahanesi
ile, bir kentin göbeğinde, polisin ve askerin gözü
önünde bir oteli yakıp, içindeki bu ülkenin sanat
ve edebiyat alanında ciddi ürünler vermiş olan onlarca aydınının da bulunduğu
37 insanın diri diri yanmasını seyredip,
"burada yanarak alışın, asıl nar (kutsal
cehennem ateşi) ötede sizi bekliyor" diyen ve yanan insanların çığlıklarına
kulaklarını kapatıp onları sigara
içerek seyreden kitlelerin tepkisini nasıl anlayabiliriz?
1 Mark
Twain (Akt:Alev Alatli. Dünya Nöbeti. Everest
Yayinlari. Ist., 2005. s.1.