Türkiye’de
son zamanlarda gün geçmiyor ki dinci söylemlerin eyleme yansıdığı gün olmasın ve
bu olaylar burjuva basını ve iktidar odaklarının gündemine düşmesin… Son
zamanlarda, gerçekten de dinci yığınların azıtması ve Sünni Müslüman olmayan
kesimlerin yaşam alışkanlıklarını sürdürdükleri mekanları daraltmaya
başladıkları bir vaka. Bu bağlamda söz
gelişi büyük şehirler de bile insanlar Sünnilerin oruç ayında sokaklarda rahat
yemek yiyemiyorlar. Gene bu bağlamda insanların gündelik hayatları daha çok
dini söylemlerin egemen olduğu bir hal alıyor. Sözgelişi birine günaydın demek
eskisinden daha fazla dikkat gerektiren bir hal alıyor “Es Selam un Aleykûm”
demek varken… Ve bu süreç benim açımdan sıkıntılı ve totaliter dönüşümün
katliamcı ayak seslerine işaret. Ama…
Aslında
dinci söylemlerin gündelik hayata pratik olarak yansıması bir yanıyla da iyi…
Çünkü ikiyüzlülükleri teşhir için epey malzeme sunuyor bizlere… Gündelik
hayatta yıllardır kendilerini laik olarak tanımlayanların, dincilerin
eylemleriyle kuşatılmasının onlara yaşattığı en azından “şeriat korkusu” nu
hissetmelerinin beni iyi hissettiren yanlarının olduğunu da itiraf etmem gerek.
Bu
ülkenin yıllardır etliye sütlüye karışmayan; ülkede olup bitenlere göz yuman;
her fırsatta cismani olarak gösteremedikleri, ne menem şey olduğunu kesinlikle
sormanın akıllarına bile gelmediği devletin yanında olmayı erdem belleyen; bu
bağlamda ülkede yüzlerce yıldır acı çekenlerin neden acı çektiklerini akıllarına
getirmedikleri gibi acı çekenlere bir acı da kendileri çektirsinler diye her
fırsatta harekete geçen yığınlarının dinci eylem tarzlarıyla kuşatıldıklarını
fark etmeleri ve “şeriat korkusu”yla fevaran etmeye başlamaları… Dedim ya,
ikiyüzlülüğün teşhiri yada birilerinin de “etine ateş düşmesi” ve çıplak
gerçeğin yakıcı yanlarını hissetmeleri açısından iyi…
Aslında
meseleye böyle bakmanın, sadistik yanları olduğunu gözden kaçırıyor değilim.
Yani bir ülkede olup bitenlerin birileri tarafından daha doğru algılanması için
onların acı çekmesine yol açan koşulların oluşmasından memnuniyet duymak hiç de
iyi bir ruh halinin işareti değil. Ama böyle hissettiğimi söylemek de bozukta
olsa belki hala dürüst olmayı deneyen bir ruh halinin işareti. Neyse… Biz bu
ülke de dinci eğilimlerin gündelik yaşam pratiklerini nasıl kuşattığı konusuna
yeniden dönersek…
Kendilerini
laik ilan eden ve dini devletin tekeline vermeyi din özgürlüğü sanan ve çoğu
kez kendilerini gerçekten ilerici/demokrat olarak algılayan yığınlar, bu
ülkenin kuruluşunu ve devamını sadece hikmeti kendinden menkul devletin belli
kurumlarının (daha çok asker ve kısmen diğer laik kurumlar) sağladıklarını
düşündüklerinden, bu ülkede meydana gelen iyinin de kötünün de sorumlusu olarak
kendilerini görmeyi hiçbir zaman beceremediler. Her fırsatta iyi ya da kötü
gidişin sorumluluklarını kendileri dışında olduklarını düşündükleri ve
ulaşılmaz-erişilmez kabul edip/yüceltip biat ettikleri kurumlara attılar. Bu
ülkede, bir değer olarak kendilerini görüp kendilerine ait değerlerin
törpülenmeye çalışıldığı hiçbir durumda kendi değerlerine kendileri aracılığı
ile sahip çıkamadılar. Yer geldiğinde bir yandan “Elhamdülillah biz de
Müslüman’ız” diyerek dalkavukça Müslüman rolü oynadılar, öte yandan Müslüman
kitlelerin “Şeriatçı/İslamcı taleplerine” açıkça olma cesaretini göstermeden el
altından “gericilik” damgasıyla kıs kıs güldüler, onları çağdışı ilan ettiler.
Kendilerini
laik ilan eden ve kendi inançlarının köklerini araştırmayı bile gereksiz
bularak kuru bir laiklik söylemiyle kendilerini çağdaşlık katına yücelten,
çağdaş olmaları nedeniyle de Modern Batı toplumlarının ürettiği her türden
teknolojik ve bilimsel sonuçtan arsızca faydalanan ama dünya literatürüne, dünya
toplumlarının gelişmesine katkı sunacak bir tek icat bile sokamayan bu laik
demokratlar, örneğin, kardeş kanı akmasın diyerek başa gelen (ABD elçisinin
cuntanın geldiği gün “bizim çocuklar işbaşında, kaygılanacak bir şey yok” diye başkanlarına haber verdiği) Evren
cuntasını alkışlayıp, dahası kendilerinden daha onurlu olan çocukları
işkencelere bu cuntacılar tarafından götürülürken “iyi oldu, o kadar söyledik,
cezalarını çeksinler” diye alkış
tuttular. Bu laik demokrat kesimin çok önemli bir kısmı Evren cuntası döneminde “din derslerinin
zorunlu hale getirilmesini –ki din dersinden anlaşılan katı Emevi-Sünni
yorumuna dayalı ve diğer dinleri aşağılayan kendi içindeki mezheplerden
bahsetmeyi ise bölücülük sayan totaliter bir kendini yüceltme söylemi idi
sadece”, “Alevi köylerine cami yaptırılmasını” zorunlulaştıran, “bu ülkeyi bir
arada tutacak harcın yalnız İslam’dan geleceğini” ifade eden, bunların
karşısına dikilmeye çalışanları “hainlikle, bölücülükle” suçlayan olguları
duymazdan bilmezden geldiler. Bunların önemli bir kısmı, Özal’ın siyasal müritliğini
yapmayı en ilerici durum gibi algıladı. Ülke kaynaklarının kurutulmasının
ikinci balayı çağı olan (birincisi mütegallibiye kesiminin, karaborsacılarla dolandırıcılarla
ve toprak ağaları ile birlikte ikinci dünya savaşındaki vurgunlarını 1950’de
siyasal iktidarla taçlandırdıkları Demokrat Parti Dönemidir) Özal İktidarı
dönemini demokrasi diye alkışlayarak Özal’ın yanında saf tuttu, o dönemin Nakşi
ve Sülaymancılarının iktidara nasıl adım adım yerleştiğini görmedi, duymadı,
bilmedi… Gülen’i de palazlandıran bu duruma eleştiri getirenleri çağı
anlamamakla suçladı… Derken bu kez Dünya savaşı nedeniyle değil, iç savaş ve
çöken Sovyetlerin boş bıraktığı alandan faydalanmalar nedeniyle “at izinin it
izine karıştığı” ortamda yaptıkları uyuşturucu ve silah kaçakçılığı işinden;
halkın dini değerlerini sömürerek topladıkları altınlardan; uluslar arası dinci
Rabıta örgütünden aldıkları riyal ve dolarlardan vs… edindikleri servetlerle ve
giderek küreselleşme adı altında Yahudi tefecilerin de kendilerine sundukları
katkılarla türedi zenginlik yolları açılan ve bu kez çok daha muhafazakâr ve
dine dayalı söylemleri (ABD’nin ve AB’nin de “özgürlükler” adına
desteklemesiyle) daha açıktan dillendiren işbirlikçi bir yapılanmanın (Türkiye’nin
dincileştirilmesinin) üçüncü balayı dönemine girmesine engel olamadı. Dahası
onlarla da “özgürlükler” adına flört etti.
Kendi
aralarında ki az sayıda namuslu insanı “bir kaşık suda boğan”, çoğu kez onları
alışılmış devlet diliyle “komonos”lukla suçlayan, dünyanın kurtuluşunu
kapitalizm batağında arayan hatta kavramsal olarak kapitalizm üzerine bile
söyleyecek sözleri bulunmayan bu beceriksiz ve çıkar düşkünü ikiyüzlü
demokratlar, şimdi fevaran koparıyorlar… Dinciler her gün daha fazla
azıtıyorlarmış… Haşameli kadınlar ve erkekler bikiniyle denize giren genç ve
çağdaş kızlara/kadınlara müdahale ediyorlarmış, camilerde şeriat söylemleri
(şeriat propagandası yapılmayacak ta ne olacaktı camide, mehter marşıyla ya da
ellinci yıl marşıyla ulusalcı, Türk-İslam sentezci törenler mi düzenlenecekti) almış başını gitmiş, yakında Türkiye İran’a
dönermiş, Atatürk’ün mezarda kemikleri sızlarmış…
Ne
diyelim… sevsinler… Bir yandan her bayram o dincilerle aynı saflarda namaza
duracaksınız, oruç tutmasanız bile her Ramazan ikiyüzlü bir dine saygı masalına
sığınarak “oruç tutuyor” gözükeceksiniz, tüm ömrünüz boyunca elinize bir kez
almadığınız Mushaf’ı işlemeli kılıflara sarıp başınızın ucunda tutmayı Müslüman
olmanın kanıtı göstereceksiniz ama o Mushaf’ın yazıldığı alfabeyi gördüğünüzde
bunu gericilik olarak yorumlayacaksınız, evlerinizin duvarlarına “karınca duasını”, koyunlarınıza
“en’am ı ya da ayet el kürsi”li hamayılları, boyunlarınıza altın zincirli
Atatürk kolyeleriyle birlikte asıp dolaşacaksınız… Dinle ilgili önemli
araştırmalar yapan, Tarık Dursun, Bahriye Üçok gibi aydınların öldürülmesine
ses çıkarmayacaksınız, dahası için için onların yaptıklarını dinci kesimlerle
aynı dili kullanarak “cami duvarına pisleme” yada “eceli gelen it” yada
“Müslüman mahallesinde salyangoz satma” türünden ifadelerle karşılayacaksınız…
Bu bağlamda yaşam alanları onyıllardır daraltılan insanların yaşadıkları
sıkıntıları görmezden geleceksiniz, Suni-Müslüman olmayan kişilerin
aşağılanmalarına, dışlanmalarına, horlanmalarına ses çıkarmadığınız gibi çoğu
kez Şeriatçı kesimle bir olup bu gruplara saldıracaksınız, on yıllardır
dincilerle kol kola girip bu ülkenin acı çeken dışlanmış gruplarını daha da
“ötekileştirip” tüm lanetli bilinçaltı
kötülüklerinizin boşaltım yeri olarak bu gruplara bilinçdışı bir öfkeyi ve kini
kusacaksınız…
Ülkenin
altını oyan bu grupların palazlanmasına katkı sunarken laik cumhuriyete bir şey
olmayacak, ama sıra sizin denize
girdiğiz sahillerde iki tane kadına “haşemeliler” saldırınca laiklik ve
demokrasi elden gidiyor olacak… ne diyelim… atalar söylemiş, “böyle başa böyle
tarak………”
|