Gudubetler
ülkesine dönüştürülen ülkemde Ağca önce salıverildi,
sonra tekrar tutuklandı. Daha öncede Kırcı
salıverilmiş, yurtdışına kaçmış
ve en son Ukranya'nın başkenti Kiev'de yakalanarak
hapse konulmuştu. Ağca, gazeteci yazar Abdi
İpekçi'nin katili ve Papa 2. Jean Paul'u öldürmeye
girişmiş biri. Yaptığı hiçbir
şeyden pişman değil. Dahası yapamadıklarından
pişman. Cezaevinden çıktığı gün,
"bu ülke şerefsiz komünistlere kalmayacak" diye bağırmaya
başladı. Eli belki bir daha silah tutmayacak
Ağca'nın, belki piyonluktan terfi edecek bir
başka yetkeye. Artık, o bir maşa olmayacak
belki ama başka maşaların kullanılması
için iyi bir model oluşturacak. Belki, kendisini
güllerle karşılayan gençler arasında birileri
yeni piyonları olacak özdeşim kurdukları
Ağca'nın yada Ağca üzerinden Ağcanın
ağababalarının.
Adalet bakanı "tahliye konusunda bir sorun varsa anlaşılır
ve gereği yapılır" diyor ve ekliyordu Ağca'nın salıverildiği
günlerde: "Bir sorun olup olmadığını
anlamak için dosyaya bakmamız gerekiyordu. Tahliye
olmadan dosyayı inceleme yetkimiz yok". Yani diplomatik
dili Türkçeleştirirsek, koca adalet bakanı,
dosyada hata olup olmadığını görmek
için hatanın ortaya çıkmış olmasının
işaretlerini görmemiz gerekiyor diyordu. Dosyayı
incelemek için Ağca'nın salıverilmesi,
kamuoyunun bunu tartışması, Ağca salıverilince
nelerin olacağının görülmesi, ilgili yerlere
gereken mesajların verilmesi ve sonuçta "kuş
kafesten uçtuktan sonra" (zor bir olasılık ta
olsa) "hata yapmışız, arayın bakalım
nerede bizim bu kerata" diyerek arama emrinin düzenlenmesi
için kendi biriminde çalışan savcıların
arama emrini çıkarmasını beklemesi gerekiyordu.
Türkiye toplumunun hafızası konusunda söylenen epey şey
var. Her birimizin yaşamını
önemli oranda etkileyen bir çok olay
çok hızlı eskiyip anılarımızdan
kolayca siliniyor. Yaşamı etkileme gücü olmayan,
gereksiz ve nostaljik anılar ise
yıllarca belleklerde çakılı kalıyor.
O nedenle gündelik yaşamımızı çok
önemli oranda etkilemesine rağmen, "gündelik yaşamımızı
etkilediği bilincine ulaşamadığımızdan"
belleğimizden kovduğumuz bazı bilgiler
sunmak bu yazının başlıca hedefi.
Ağca olayı üzerine yada Ağca'nın salıverilmesinin
bir kısmımızda oluşturduğu isyan duyguları üzerine düşünürken, salt Ağca üzerine değil O'nun ilişkili
olduğu kişiler üzerine de düşünmemiz gerektiğini
hatırlatmak üzere, kısa biyografilere vurgu
yapmak ve ne türden ilişki sistemleri üzerinden yönetildiğimizi
fark etmek önemli.
Hemen söylemek gerekiyor ki, biyografiler üzerine burada ifade edilenler
çeşitli yayın organlarına yansımış
bilgilerle sınırlıdır. Bir kısmı
zaten konularla ilgilenen hemen herkes tarafından
bilinen bu bilgilerin birazcık sistematize edilmeye
çalışılması, büyük fotoğrafın
görülmesini sağlamaya yöneliktir. Büyük fotoğraf,
uykularımızı kaçıracak kadar heybetli
ve korkunç. Bu heybetlilik ve korkunçluk karşısında
toplum olarak aciz kalışımız nedeniyle
olsa gerek, bu türden olaylarla her karşılaştığımızda,
olayları sadece unutmayı ve yok saymayı becerebiliyoruz.
Türkiye'nin gündemine son zamanlarda Ağca oturduğu için, Ağca'yla işe başlamak önemli.
Ağca, 1 Şubat 1979'da Milliyet Genel
Yayın Müdürü Abdi İpekçi'ye düzenlenen suikastın
tetikçisi. Hala televizyon ekranlarında cinayeti
nasıl işlediğinin provasını yapan
görüntüler yayınlanıyor. Gerçi o yakın
zamanlarda, gazeteci yazar M. Ali Brant'la yaptığı
görüşmede cinayeti işlemediğini söylüyor.
Ama Ağca ne söylemiyor ki. O nedenle Brant'la görüşmesindeki
"cinayet yalanlamasını" önemsememek gerek.. Bu saatten sonra ne söylerse önemli görülmeli
bilemiyorum. Ama "cinayet yalanlamasını" önemsememenin
gerektiği net.
Ağca, Malatya doğumlu. Cinayeti tetikçiliği yaptığı
zamanlarda kara yağız bir delikanlı. İpekçi'nin
ölümünden yaklaşık altı ay sonra 25 Haziran 1979'da yakalanıyor. Birkaç
ay sonra da(23 Kasım 1979), bu ülkenin en korunaklı
cezaevlerinden biri olan Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçı(rılı)yor.
İpekçi davasında Ağca, İstanbul 1
No'lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde gıyabında
yargılanıyor ve 28 Nisan 1980'de idama mahkum
ediliyor. Ağca 1979 yılında işlediği
farklı suçlardan da yıllar sonra ceza alıyor. Bu suçlardan biri, 3 Nisan 1979'da Cengiz Aydos'un
sahibi olduğu 34 EL 919 plakalı taksinin gasp
edilmesi, ikincisi ise 4 Nisan 1979'da Koşuyolu Fruko
Gazoz deposundan para çalınması ve üçüncü olarak
22 Mart 1979'da Kızıltoprak'taki Yıldırım
Kuyumcusu'nun soyulması. Ağca, Kızıltoprak'taki
Yıldırım Kuyumcusu'nun soyulması ve
6136 sayılı "Ateşli Silahlar Kanunu'na
muhalefet" suçlarından açılan davalardan, zaman aşımı nedeniyle yargılanamıyor.
Cengiz Aydos'un kullandığı ticari
otomobilin gasp edilmesi ve Fruko Gazoz Deposu'nun soyulmasından
18 Aralık 2000 tarihinde Kadıköy Ağır
Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Ağca bu olaylardan toplam
36 yıl ağır hapis cezasına çarptırılıyor.
Ağca'yı dünya çapında
namlandıran ve Türkiyeli gençlerin kendileri için
idol olmasına yol açan olaylar bunlar değil
elbet. O'nu üne kavuşturan 13 Mayıs 1981'de
Papa 2. Jean Paul'e suikast girişiminde bulunması.
Suikast girişiminden sonra yakalanan Ağca İtalya'da
ömür boyu hapse mahkûm edildi ancak Ağca, önce Papa
ile görüşerek "manevi affını" sağladı,
ardından İtalya
Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi tarafından
13 Haziran 2000'de affedilerek Türkiye'ye gönderildi.
Böylece 19 yıl İtalya'da Papa'ya suikast girişiminden
cezaevinde kaldı. Papa suikastı sonrası
Ağca'nın ne denli kirli işlerle içiçe olduğu
daha çok tartışılır oldu.
Ağca'nın suç ortakları olarak Oral
Çelik, Abdullah Çatlı, Mehmet Şener, Yavuz Çaylan,
Yalçın Özbey'in de aralarında bulunduğu
birçok kişinin adı ortaya atıldı.
Bu kişilerin bir kısmı çeşitli şekillerde
yargı huzurunu çıkarılıdı.Ama
ardından, deyim yerindeyse bunların bir kısmı
sırra kadem bastı, kayboldu. bir kısmına hiç rastlanamadı. Ağca
ise birkaç gün de olsa, öldürdüklerinin kanları ellerinde
özgürlüğün tadını çıkardı ve
kendilerine ülkücüyüz
diyen gençler "O'nunla gurur duyuyor".
Oral Çelik'te
tıpkı Ağca gibi, 1980 öncesinde ülkücü
bir tetikçi olarak öne çıkıyor.
Malatya'da çeşitli bombalama olaylarına
ve öğretmen Nevzat Yıldırım'ın
öldürülmesi olayına adı karışıyor. Malatya'da
teşhir olunca İstanbul'a gidip izini kaybettiriyor.
Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi suikastının yönlendiricisi
ve Papa suikastının kilit isimlerinden biri
olarak 1980'li yıllarda O'da ünleniyor.
Mehmet Ali Ağca'yı cezaevinden
kaçıran Er Bünyamin Azer Yılmaz ve diğer
sanıkların ifadesinde adı mahkeme tutanaklarına
yansımasıyla yeniden gündeme geliyor.
1985 yılında İsviçre'de Abdullah Çatlı ve Mehmet Şener'le birlikte yakalanıp,
kısa bir süre sonra salıveriliyor. 14 Kasım 1986'da Fransa'da uyuşturucu suçundan üzerinde Bedri Ateş
sahte kimliğiyle tekrar yakalanıyor. Çelik,
İsviçre'de yakalandıktan sonra
uzun süre kimliğini reddediyor. Çelik'in üç
yıl hapiste yattıktan sonra asıl kimliğinin
anlaşılması üzerine Türkiye tarafından
iadesi isteniyor. İsmini 1993 yılında kabul
eden Oral Çelik, cezası dolduktan sonra 17 Aralık
1993'te İtalya'ya iade edilip, burada uyuşturucu
kaçakçılığı ve sahte kimlik kullanmaktan
yargılandığı davadan beraat ediyor.
İtalya'dan İsviçre'ye iade edilen ve Basel'de
uyuşturucu davasında yargılanan Çelik,
bu davadan da beraat ediyor. 1996 yılında Türkiye'ye
iade edilen Çelik aleyhinde silahlı çete üyesi olmak,
ruhsatsız silah taşımak ve cezaevinden
adam kaçırmak suçlarından açılan davalar
(Ağca davalarının bir kısmında
olduğu gibi) zamanaşımına uğruyor.
İpekçi davasında da tahliye edilen Çelik, cezaevinden
çıktıktan sonra Malatya'da evlenip, çoluk çocuğa
karıyor. Çağrı İnşaat, Nakliyat,
Güvenlik Turizm adlı bir şirket kuran "işadamı
Çelik" Malatyaspor Kulübü Başkanlığı
görevini bir süre üstleniyor. Çelik ve adamları, 03 Mayıs 2000'de
Tayfun Tombuloğlu'yla bir alacak verecek olayıyla
ilgili gözaltına alınıyor ve bir gün sonra
serbest bırakılıyor. Çelik'te tahliye edildiği
gün, ülkücü geçlerin bir kısmı "O'nunla gurur
duyuyor" du.Sanırım hala duyuyorlar.
Papa suikastının işbirlikçilerinden
olan Abdullah Çatlı, Susurluk kazasında öldü. Belleklerimiz neresindedir
bilemiyorum ama, hatırlatmak üzere, 3 Kasım
1996 günü Balıkesir'in Susurluk ilçesi yakınlarında
akşam saatlerinde bir trafik kazası meydana
gelmişti.
İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı
Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah
Çatlı ve Melahat Özbay sahte kimlikli Gonca Us kazada
ölmüş,
Doğru Yol
Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Edip
Bucak yaralanmış, kazaya karışan mercedes
marka zırhlı otomobilin içinde 2 MP-5 otomatik
tabanca, Sedat Bucak adına kayıtlı Sig
Sauer ve Kocadağ'a ait Baretta marka ruhsatlı
silahlar, Irak yapımı Tarık marka ve 22
milimetrelik Baretta marka iki tabanca, bol sayıda
mermi ve iki adet susturucu çıkmıştı.
Bir silah deposu görünümü veren bu kadar farklı tip
ve markada silahlarla bu adamların neler yapacağı
sır. O dönemler bir de kayıp bir çanta söylentileri
dolaştı durdu ve kayıp çantada nelerin
olduğu da sır. Aslında, bu adamların
o kadar silahla ne türden bir "işe" çıktıklarını
bilmek için kahin olmaya gerek yok. Onlar kendilerini
bu tür kirli işlerde kullanan bir başka şef'in,
yaptırdığı "bin operasyondan" bir
tane daha gerçekleştirmek üzereydiler büyük olasılıkla.
Düşünün bir, Emniyet amiri, milletvekili, ülkücü
lideri ve bir sürü silah birbirlerine ne kadar yakışıyorlar
değil mi?...
Kendilerine göre "ülke için tehdit" olarak algıladıkları
birilerini yok etmek için bir araya gelmiş bu insanların
ikisi ülkenin tepe noktasındaki kamu görevlisi olması
"kamu adına yapılan işlerin" kimler tarafından
organize edildiğinin görünen cephesi. her neyse.
Abdullah
Çatlı'nın, 9 Ekim 1978'de de Ankara ili Bahçelievler
semtindeki 7 TİP'linin katledilmesi olayının
planlayıcısı ve baş sorumlusu olduğuna
ilişkin tutuklama kararı olayın üzerinden
4 yıl 4 ay geçmesinden sonra çıkarılabildi.
1979 yılında İstanbul'a yerleşen ve
Hasan Kurtoğlu kimliğini kullanan Çatlı,
burada silah kaçakçıları ile yakın ilişkiler
kurdu. Çatlı, İstanbul'da kaldığı
dönemde Ağca'nın hapisten kaçma eylemini Oral
Çelik ile birlikte organize etti. Abdullah Çatlı'nın,
Mehmet Ali Ağca ve arkadaşlarına pasaport
temin ettiği, Mehmet Ali Ağca, hapisten kaçtıktan
sonra Çatlı'nın evinde kaldığı,
Çatlı'nın Nevşehir Emniyetinden sağladığı
pasaport ile 12 Eylül'ü izleyen aylarda yurt dışına
çıktığı ve Bulgaristan ve Viyana'da bir süre kaldığı biliniyor.
13 Mayıs 1981'de Ağca tarafından gerçekleştirilen
Papa Suikastı tertipçilerinden olduğu ileri
sürüldü. Bu bilgi gazeteci G.Civalıoğlu tarafından
da doğrulandı. Çatlı,
22 Şubat 1982'de İsviçre'de Mehmet Saral
adına düzenlenmiş pasaport ile yakalandı,
ancak serbest bırakıldı. 9 Eylül 1982'de
İtalyan kökenli kontra lideri Stafane Deele Chiaie
ile birlikte Amerika'da yapılan Dünya Anti Komünistler
Birliği toplantısına katıldığı
iddia edildi. Ağca Çatlı'nın Kostarika'da
ABD'li anti komünist timlerinin de içinde yer aldığı
bir anti komünist timinde uzun süre eğitim gördüğünü,
olası bir iç savaşta komünistlere karşı
mücadele birliklerinin başında şef olarak
görev yapmak üzere eğitildiğini ifade etti.
Çatlı'nin 22 Ekim 1983'de Paris'te MİT
ile ilişkiye geçtiği ve ASALA'ya karşı
5 eylemde kullanıldığı MİT resmi
belgelerine yer aldı. 22 Ekim 1984'de Paris'te yakalandığında
üzerinde Hasan Kurtoğlu adına düzenlenmiş
bir pasaport olan Çatlı, Fransa'da 4,5 yıl hapis
cezasına çarptırıldı. 16 Eylül 1985'de
Papa Suikasti davasında tanık olarak konuştu.
Oral Çelik'in suikast ile ilgisi olmadığını,
Ağca'nın Bulgar ajanı olabileceğini
iddia etti. Çatlı, kısa bir süre sonra Fransa
tarafından 7 yıl ceza aldığı
İsviçre'ye iade edildi. 21 Mart 1990'da Zug cezaevinden
kaçtı. 1993'de Türkiye'ye gelen ve taşıdığı
Şahin Ekli adına düzenlenmiş pasaport ile
gözaltına alınan Çatlı, aynı tarihte
serbest bırakıldı. Yeşilköy havaalanında
alınan parmak izleri yıllar sonra Ömer Lütfü
Topal'ı öldüren otomatik silahlardan birinin şarjöründe
de bulundu. Çatlı'nın 26 Nisan 1996'da Ömer
Lütfü Topal ile aynı uçakta Kıbrıs'a gittiği
ve aynı otelde kaldıktan sonra 1 Mayıs
1996'da geri döndüğü de kayıtlardan ortaya çıktı.
Türkiye'de Mehmet Özbay sahte kimliğini kullanan
Çatlı'nın İstanbul'da 6 şirkete ortak
olduğu ve ticaret hayatına da atıldiği
basında yer aldı. Tansu Çiller'in başbakanlığı
döneminde PKK'nın finansörü olarak görülen işadamlarına
yönelik operasyonlarda yer aldığı; 15 Mart
1995'de Azarbeycan'da düzenlenen darbenin organizasyonunda
yer aldığı; Tarık Ümit'in kaçırılıp
öldürülmesi olayını düzenlediği; ilişki
içinde olduğu Özel Harekatçı Polisler ile birlikte
Ömer Lütfü Topal cinayetini gerçekleştirdikleri;
Mehmet Ali Yaprak'ı fidye almak için kaçırdığı;
devletin çeşitli resmi belgelerinde iddia edilmektedir.
5 Kasım 1996'da Nevşehir'de yapılan cenaze
törenine, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu,
Drej Ali olarak tanınan Ali Yasak ve bazı Ülkücü
Gruplar ile yaklaşık olarak 4500 kişilik
bir topluluk katıldı. Türk bayrağına
sarılı tabutu Necdet Ersan Mezarlığına
defnedildi.
Başlangıçta basit bir
trafik kazası olarak değerlendirilen kazanın
zaman içinde, devlet içinde örgütlenmiş çetelerin
açığa çıkmasında rol oynayan bir sembole
dönüşmesi, Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık olarak tarihte
yerini alan pasif kitle eylemlerinin örgütlenmesi, dönemin
başbakanı (şimdilerde
evrakta sahtecilik davasında 2 yıl 6 ay hapis
cezası alan kayıp trilyonların şaibecisi)
Erbakan'ın eylemcileri "gulu gulu dansı yapıyorlar"
diyip küçümsemesi o kazaya istinaden yaşandı.1997'de
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Susurluk Araştırma
Komisyonu raporunu tamamlandı ve 1998'de Başbakan
Mesut Yılmaz tarafından Kutlu Savaş'ın
hazırladığı rapor kamuoyuna açıklandı.
İstanbul 6 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 1997/180
Esas, 2001/36 Karar ve 12.2.2001 günlü hükmüyle Susurluk
kazası sanıkları hakkında mahkumiyet
kararı verdi. Karara göre; "Susurluk"
kazasıyla ortaya çıkan "yasadışı
eylemler" bir "çete" olgusunun varlığını
göstermektedir ve bu çete cürüm
işlemek için oluşturulan silahlı teşekkül
olarak, yukarıdan
aşağıya emir komuta doğrultusunda
örgütlenmiştir. Bu karar Yargıtay 8.Ceza Dairesinin
tarafından da onanmıştır.
Peki Yargıtay Susurluk'ta
açığa çıkan çeteyi resmen onadı da
ne oldu. Sedat Bucak önce yeniden dokunulmazlık zırhına
büründü. Sonra "ben kazada hafızamı kaybettim"
dedi ve çıktı işin içinden. Çatlı
büyük dava adamı olarak ilan edildi ilgili çevrelerce.
Bu vatan için kurşun atanda yiyende bizdendir dedi
dönemin başbakanı Çiller. katiller topluluğunu
sadece derin devlet olarak değil "yufka devlet" olarak
ta sahiplendiler. Çatlı'nın kahramanlığını
kanıtlamak için Asala'ya karşı nasıl
kahramanca mücadele ettiğinin tarihçesini insanların
gözlerine dayadılar. DHKP-C lideri Dursun Karataş'ın
peşine, yasal olmayacak şekilde ve uyuşturucu
torbasını da yanına alarak nasıl düştüğünü
kamuoyuna açıkladılar. Ve sürüp gitti bu durum,
sürüp gidiyor ve "Türkiye Çatlı'yla da gurur duyuyor".
Her ne hikmetse katillerle "gurur duymayı erdem belleyen
Türkiye, Şemdinli'de 9 Kasım 2005 günü Umut
Kitapevini bombalayarak Mehmet Zahir Korkmaz'ın ölümüne
ve çok sayıda kişinin yaralanmasına neden
olanlar çetecilerle gurur duymayı beceremedi. (Bu
durum Şemdinli çetesi mensuplarını derinden
üzmüştür ve ülkücülerin gönül almaları için
acilen onlarla da gurur duyması gerekir. Yoksa kendileriyle
gurur duymayan bir ülke için onurlu mücadelelerini sürdürecek
şevkleri kalmaz ve maazallah bu ülke de cinayet işletecek
katil bulmakta devletin ilgili organları zorluk içinde
kalırlar)...
Devam edecek ..