| |
Ateş topuna dönüyor ülkem
ve tiranlar bağırıyor:
“senin gibi olmayan her şeyi yak”…
……….
Ateş yok ediciliğinden utanıyor,
göz kırpıyor masumca çevresine
ve bir umudu muştalıyor:
“narıma değil, ışığıma bak” … |
“Tamam” diyorum. “Bu kez dibi budur bu işin, daha ‘derin’e in(e)mez”. “Burası arsızlığın son halesidir” diyorum: Olmuyor.
Zihnimin sınırlarını zorluyor bu ülkede olup bitenler. Ben nereye dip budur desem ve arsızlığın halesinin orada son bulacağını düşünsem; daha fazlasını zihnim kaldırmaz, midem bulanır, kusarım diye aklımdan geçirsem, bir başka diple, yeni bir arsızlık halesiyle karşılaşıyorum: En az Firavun piramitleri kadar gizemli ve Büyük Roma kaleleri kadar kuvvetli arsızlık haleleriyle…
Her seferinde bu kadar kör müyüm diye kendime kızıp şaşırıyorum. Ülkemin insanının tepkilerini ve kurumsal yapının “kör diplerini” bu kadar mı körleşmiş biçimde okuyorum diyorum kendime ve çaresizleşiyorum her seferinde.
Ve her seferinde insanların artık hiçbir şeye şaşırmaması, hatta şaşıramadıkları şeyleri adım adım yapar hale gelmesi beni ürkütüyor…
Bendekine benzer şaşkınlık ve ürkü müdür benim ülkemin insanlarını da böyle bir heyula içine çeken ve yarı illüzyonel bir dünyanın göbeğinde hiçbir şeye şaşırmadan olup bitenleri sadece başlarıyla değil, kültürel biçimlenmeleriyle de onaylıyor hale getiren…
* * *
“Hiç geriye gitmeye gerek yok” diyor giderek tarihini kendi içinde silen belleğim. “Ne Turan Dursun’a, ne Uğur Mumcu’ya yada Bahriye Üçok’a, Muammer Aksoy’a, Bedrettin Cömert’e… Ne 1977 yılı 1 Mayıs’ına, ne 1998 yılı 28 Şubat’ına gerek yok” diyor.
“En yeni olanında, Avrupa Birliği’nin hayrına onca yeni yasa çıkmış ve görece hak ve hürriyetler genişletilmişken 19 Ocak 2007’de meydana gelen ve etkileri hala süren olayları bile yerine koyma gücünü yitiriyorsun” diye yüzüme haykırıyor…
Kendi belleğim bana cellat oluyor, zaten sokakta herkesin herkes için cellat olma fırsatını kolladığı ülkemde. Ve ürküyorum. Sadece sokakta olandan değil kendi bilinç bulanıklığımın hışmından ve körlüğünden de ürküyorum...
* * *
“Hepimiz Ermeni’yiz” “Hepimiz Hırant’ız” sloganını ben de sevmedim açıkçası. Bu sloganı sevmeyen milyonlar gibi.
Bu sloganın etrafında toplananların Dink’le “romantik vedalaşmasını” anladım ve iç burukluğuyla izledim cenaze kortejine bu sloganlar eşliğinde katılmalarını…
Sessiz, sitemsiz yürüyüşlerini sadece anlamadım, biraz da dosta düşmana inat böyle metanetli yürümelerini doğru buldum, onayladım. Hatta bu buruk metanet çabasından etkilendim. Niye cenazede değilim diye kendime de kızdım açıkçası… Ama sevmedim bu sloganları, sevemedim.
Türkler nasıl kendini Ermeni hisseder gibi şöven bir öfke krizinden kaynaklanmadı bu sloganları sevmemem. Yada insanların kurbanla kurduğu empatinin yetersizliğinden veya göz göre göre kurban edilen Dink’e zamanında sahip çıkamamanın getirdiği suçluluktan kurtulmak isteyen ve bu ülkede sıkça yapılan “aydın arınması”nı bu törende gördüğümden de değildi, bu sloganları sevmemem, sevememem.
Daha çok böyle romantik bir vedalaşmayı bile bu ülkede birlikte yaşadığım, soydaşım-dindaşım dediğim, kapı komşum-meslektaşım-sabahleyin tezgahından ekmek alırken selamlaştığım yurttaşım bildiğim insanların anlayamayacağından, bu kadarcık bir “romantik vedalaşma” tarzını bile kendi milli kimlikleri için tehdit göreceklerinden korktuğum ve korkumu bu sloganlara verilecek tepkiler haklı kılacak diye yeniden ve daha derinden korktuğum için sevmedim/sevemedim.
Böyle bir gerçeğe hazır olamamaktandı yüreğimin korkusu… Soydaşım-dindaşım yada kapıkomşumun dediğim; beni çepeçevre aralayan insanlar içindeyken ve çevremdekilerin bu kadarcık bir duyarlılığa bile tahammül edemeyeceğini görmeye dayanamayacağımdan dolayı sevmedim bu sloganları… Sevemedim.
* * *
“Hepimiz Ermeni’yiz” dediler, bu ülkede yıllarca zamanlarını okumak yazmakla geçirenler. Yıllardır herkes için mutluluğun peşine düşen düşler kurdukları için kendilerini neredeyse “mazoşist” acıların içine çekenler, “Hepimiz Ermeni’yiz” dediler.
Bir gazetecinin öldürülmesinde katilin sorumlu hissetmediği kadar kendilerini sorumlu hissettiler. Hem kurbanın yükünü hem -17sinde katil olmaya bu ülkede nikahlanmış- katilin yükünü yüklendiler sırtlarına. Sadece kendi vicdanlarını değil tüm geçmişte yapılan kötülüklerin sorumluları olarak gördükleri atalarının vicdanlarını da rahatlatmak istediler ve “Hepimiz Dink’iz” dediler.
Ses verdiler tirübünlerden gençler:“Bu vatan satılık değil” diyerek ses verdiler.
Ve tirübünlerdeki gençler, kurbanı ellerin tersiyle itip bir kenara sadece katille özdeşleştiler. Onun silahı sıkarken kurbanına, başına taktığı beyaz kulliği geçirip kafalarına, katil olmaya ne kadar da özendiklerini gösterdiler.
Bir başka ses yankılandı bir başka tirübünden “Hepimiz Türk’üz… Hepimiz Mustafa Kemal’iz” diye başladı ve hızla yayıldı yurdun dört bir yanına.
Sonra bir başka tirübünden daha hoyrat bir ses yükseldi. “Hepimiz Ogün’üz” dediler önce alçak perdeden ve giderek katille özleştiler.
* * *
Bu ülkede gençler, iş istemiyor, aş istemiyor… Bu ülkede gençler barış istemiyor aşk istemiyor… Hiçbir tirübünden onbinlerce gencin “bizim geleceğimiz ne olacak” diye bir tek pankart bir tek döviz taşıdığını görmedim onlarca yıldır.
Bu ülkede gençlerin niçin bu kadar paramız kara deliklere akıyor, silaha, uyuşturucuya aktarılıyor… bu kadar parayı götürenler ve bizim geleceğimizi çalanlar niçin cezalandırılmıyor dediğine bir kez olsun tanık olmadım toplandıkları yerlerden.
Ve ne yazık ki bu ülkede gençler, “biz güvenlik, biz özgürlük, biz demokrasi istiyoruz” diye bir gün olsun bağırmadı tirübünlerden…
Şimdi aynı gençler katillik sıralarını kaçırmaktan muzdarip biçimde “hepimiz potansiyel katiliz, duyun buradayız” diyorlar bulundukları her yerden…
* * *
Bir çözülme yaşanıyor hem ülkemde hem benim zihnimde. Ninemin ördüğü ama yıllar sonra anamın beğenmeyip sökmeye; “benim sevdiğim kazağım vermem” dememe aldırmadan –beni tartaklayarak- sökmeye kalkıştığı; bununla yetinmeyip kazağın ipini eline dolayıp beden kısmını benim kollarıma vererek, karanlık kış gecelerde fiskiye lambasının kör ışığında hızla, bir o yana bir bu yana gırrr gırrrr diye sesler çıkartarak ve hipnotik bir etki yaratarak zihnimde sökmeye başladığı ve az sonra ağlamalarımı zırlamalarımı boş verip benimde oyuna çekildiğim ve kollarımı anamın kazağını söküş ritmine kaptırıp bir oyana bir bu yana sallayarak kazağımın sökülme ritmine uyum sağladığım, sökülen sevdiğim kazağımın (benim kollarımda bu işe bulaştırılarak) çözülmesini izler gibi izlemeye başlıyorum.
Benim ülkemde beni ben yapan, sevdiğim koruduğum değerlerin hipnotik bir etki içine çekilerek çözülmesini izliyorum.
İlmik ilmik sökülüyor, gırrr gırrr diye sesler çıkararak ve benim kollarım şimdilik bulaştırılmasa da bulaşacağı kaygısını ben de yaratarak, ilmik ilmik çözülüyor değerlerim…
Bir post-modern kültür çözülmesi değil bu. Kim ne derse desin bu başka bir şey… Gerçekten başka bir şey; tanıyorum… İçimin ta derinliklerinden gelen bir sezgiyle, bir hayvanın yerin derinliklerinden gelen deprem dalgalarının sezmesine benzer bir sezgiyle sezinliyorum, tehlikeyi tanıyorum ama tanımlayamıyorum.
Biliyorum bu post-modern bir kültürel çözülme değil…
Bu anamın elinde ve benim kollarımda gırrr gırrr diye bir o yana bir bu yana sallanarak çözülen ve yeniden ipe dönüşerek yeni bir kazak potansiyeli olan bir sökülme değil, biliyorum…
Kaybettiğimiz hayvani sezgilerimizin düşlerimden yansıyan sembollerinden ve çocukluk anılarımdan biliyorum: Anamın (benim kazağımın katline beni ortak etse de) söktüğü kazağın sesindeki yeni bir şeye dönüşeceğine ilişkin –yaratıcı- tınısı yok bu sökülmenin.
Bu bir (……..)…
Sökülen değerlerimin yeniden nasıl inşa edileceğini bilmediğim, anlamak için Derida’dan,. Lacan’dan, tüm yapıbozumculardan medet umduğum ve bulamadığım bir sökülme…
Bir şey var derinlerden yükselen bu ülkede. “Vallahi bir şey var” diyor içimdeki hayvani ses, biz bilmesek de.
Bir ateş topuna dönüş(türülü)yor ülkem
ve tiranlar bağırıyor…. |