Gariplikler ülkesi bu ülke…
Kim ne derse desin, bu ülkenin kendine özgü oluşu da tam burada; yani garipliklerle dolu oluşunda.
Sadece toplumsal yaşamda-siyaset alanında değil, gündelik hayatta ta garipliklerin ve kendine özgü yaşamların ülkesi.
Dışardan bakıldığında epey eğlenceli…
İçinde yaşanıldığında ise epey eziyet verici.
* * *
Dışardan bakıp gülüyom BAZEN, ülkemde olup bitene:
Mesela boğaz köprüsünde bir fahişe lüks bir aracı durduruyor. Başlıyor içinden çıkan adamlarla fuhuş pazarlığı yapmaya… Gidilecek yer- ne kadar para karşılığı bu fuhuşun gerçekleştirileceği falan konusunda anlaşılıyor… Bu anlaşma süresinde, erkeklerin ağzı fahişenin dudaklarının arasında çıkan sözcükler kilitlenmiş. Öyle dikkatliler, öyle dikkatliler ki, sanki, fuhuş pazarlığında değiller; bir sirkte gösteri yapan ve küçük dikkatsizlikle ipten düşüp ölecek cambazlar…. Sanki erkekler bir kadının modern (!) bir metropolün göbeğinde etinin derdinde değil de, köylülerin koyun alıp sattığı bir pazarda ve koyunun kuyruğunun derdinde. Her şey aynı zamanda öylesine meşru
Dikkatleri boşa gitmiyor. Dikkatli olmalarının ödülünü bu pazarlıkta alıyorlar erkekler; yani kandırılmıyorlar ve ucuza kapatıyorlar fahişeyi.
Neyse, bu meşru pazarlık sonunda erkeklerin ağzı yayvan yayvan genişliyor kulaklarına doğru. Derin bir tebessüm içinde erkekler. Olayı bilmeyenler, bu adamların sadece yüzlerinden yayılan derin tebessümlerden yola çıkarak, onları bir kutsal mabede vecd içinde ibadette sanır.
(Gene neyse), Pazarlıktan memnunlar ve mest olmuş durumdalar. Bütün fantezilerini gerçekleştirecekler ya bir kadının teninde, keyiflerine diyecek yok, eğleniyorlar, gülüşüyorlar birbirleriyle… eğlenceyi, ayak üstü ileri götürüp kadının butlarını sıkıştırıyorlar, ne de olsa parasını az sonra verecekler. Dokunmak, almak istedikleri malı kontrol etmek hakları adamların.
Ama pazarlık bitip her şey yolunda giderken son bir cümle daha çıkıyor fahişenin dudaklarından, iki kelimelik bir cümle. “Ben aidsliyim” diyor fahişe, biraz utangaç bir edayla. Yani fahişe, hem utanıyor hem de ötekini bir gerçeklikten haberdar ederek ötekine seçme şansı tanıyor. Hayat ve ölüm arasındaki bir çizgide “seç” diyor “namusluya” bir “fahişe”…
Doğal olan “ben aidsliyim” dediği andan itibaren o fahişeye teşekkür etmek.
Hatta bu bilgiyi vererek, hayatını kurtardığı için belki minnet duymak. Çünkü bu bilgi, öyle ucuz bir bilgi değil.
Yani bu bilgiye ulaşmak için bir sürü çaba sarfetmeniz gerek normalinde.
Mesela bu bilgiye ulaşmak için, fahişeyle yatmadan önce, “hadi bi sağlık kuruluşuna başvuralım ve kronik-bulaşıcı bir hastalığının olup olmadığını öğrenelim” deme şansınız yok. Diyelim cesur davrandınız ve söylediniz böyle bir şeyi. Bunu hem fahişeye anlatamazsınız hem de gittiğiniz sağlık kuruluşuna. Yani işiniz zor.
Düşünsenize, bir sağlık kuruluşuna “bu kadınla birlikte olacağım ama onu tanımıyorum. Bi bakiver Allah rızası için doktor hanım/bey. Hastalık var mı yok mu?” dediğinizi… Sıkıntılı yani. Bu bilgiye ulaşmanız için içinden geçeceğiniz süreç sıkıntılı ve keyifsiz. Oysa keyif adamısınız. Bu kadar keyifsiz süreçlere girmezsiniz.
Fahişenin “ben aidsliyim” diyerek basit bir cümleye dönüştürdüğü bilgi ne kadar önemli değil mi? Sizi ne büyük külfetlerden kurtarıyor. Yani sadece ölümcül bir hastalıktan değil, sizi büyük bir rezillik çekme pahasına ulaşabileceğiniz/belki de o gün testlerin sonuçlandırılamaması nedeniyle ulaşamayacağınız bilgi edinme zahmetinden, iki kelimeyle kurtarıyor sizi fahişe.
Ne yapmanız gerek? Sanırım bu “büyük bilgiyi” size sunana minnettar kalmanız.
Peki ne yapıyor bizim fahişeyle pazarlık yapan adamımız? “Aman diyor, atın ölümü arpadan olsun” .
Yani atalarına sığınıyor. Atalarının başka bağlamlarda söylediği bir sözü, getirip bir anda kendi içgüdülerinin temeli yapıyor ve rahatlıyor. Hem “bir Türk cihana bedel değil mi”, şimdi bu fahişenin aidsine mi pabuç bırakacak?
Adam, günlük keyfi için hem kendine fahişe tarafından onurluca sunulan bilgiyi atlıyor, hem de atalarının bilgisini kendi keyfi için yersiz bir dayanak yaparak atalarının ruhlarını mezarda rahatsız ediyor. Ama aynı adam atalarıyla birlikte olacağı mahşerde Cennet’in kapılarının kendisi için sonuna kadar açık olacağına da inanıyor. Hatta sadece inanmıyor bunu kesinkes biliyor. Çünkü o adam, o gece gerçekleştireceği bu vuslattan sonra gusül abdestini alacak, iki rekatta nafile namaz ve günahlarını affetsin diye Tanrı’ya iki satır yakarış… dosdoğru Cennet’in kapısında adam.
Dışardan bakana eğlenceli görünüyor… Aptallıkta olsa bu durum bu aptallık eğlenceli. Bu aptallık biraz kızgınlık yaratabilir dışardan bakana ama gene de eğlenceli oluşu yok edemez.
Oysa aynı adamın eşiyseniz ve bu adamın bu körlüğü nedeniyle yakalandığı hastalıktan bihaberseniz ve de bu adamla ona çocuklar doğurmuş bir kadın olarak yatmaya devam ediyorsanız… Ve o adamın bu hastalıklı zihninin sonucunda siz yada o gece hamile kaldığınızda doğuracağınız çocuk aidsli oluyorsa; yani işin içindeyseniz, durum hiçte eğlenceli olmuyor. Bir eziyet yumağına dönüveriyor birkaç hayat birdenbire.
* * *
İçinde olup eziyet çekiyom gene ülkemde olup bitenlere:
Mesela,Avrupalı parlamenterler, AKP’nin kapatılması davasına ağızlarına geleni söyleyerek tepki gösteriyorlar. Ne akılsızlıkları kalıyor bu davayı açanların, ne hadlerini bilmezlikleri… Veryansın ediyorlar ve muhtemelen akılsızlıklarla eğleniyorlar. Biraz kızarak ta olsa eğleniyorlar. Bu kadar akılsızlığı kendi aklılarının yüceliğine yoruyorlar ve Batının akıl çağını kutsuyorlar bu kadar akılsızlık karşısında. Ve bu kez, gene muhtemelen, kendi aklıllı oluşlarından duydukları derin keyfin hazzına vararak eğleniyorlar … eğleniyorlar…(Varsın eğlensinler, diyecek sözüm yok)
Bunları eleştirecek, ahmakça tutum olarak değerlendirecek değilim doğrusu. Eğlenmelerinden aldıkları keyfi, bizi anlamadıklarına bağlayıp onları anlayışsızlıkla itham edecek de değilim. Çünkü dışardan öyle görünüyor; kızgınlık verici ve eğlendirici.
Bunların bu ülkeye ne kadar dışardan baktığını söyleyip, onların eğlencelik durum olarak gördükleri bu sürecin bizzat içinde yaşayanı olarak, benim yaşadıklarımı anlamakta zorluk çekeceklerinin propagandasına sarılarak ahkam kesecek hiç değilim.
Ama Türkiye’de yaşayan ve içinde olduğum için eziyet çektiğimi hissettiğim bir şeyleri söylemekten vazgeçecek de değilim.
* * *
Türkiye’den birileri de eşlik ediyor Avrupalı koroya; AKP’nin kapatılma davasından yola çıkarak
En çokta liberal demokratlar (her ne demekse), katılıyor bu koronun sesine…
Liberal demokratlar, hazır tuzları da kuruyken ve bu ülkenin genel gidişatının neleri kimlere fatura ettiğini halihazırda görmemişken, kızıyorlar ve gülünç buluyorlar durumu. İçinde yaşadıkları durumu göremeden dışardan bakıyorlar onlarda, Avrupalılar gibi yada aidsli fahişeye tepki veremeyen adama benim dışardan bakıp güldüğüm gibi... Ve sanırım olup bitenler eğlenceli geliyor, bizim liberal demokrat tayfasına da.
Onlar, aidsli kadınla pazarlık yapan uçkuruna düşkün kızışmış adam modlarındalar. Kendi keyifleri için aidse de yakalansa onlar, sorun etmeyecekler bunu. Atın ölümü arpadan olacak ne de olsa…Ama ya içinde olanlar…
Liberal demokratlar, Aidsli olduğunu söyleyen fahişeye minnet duymak yerine “atın ölümü arpadan olsun” diyip durumu geçiştiriyorlar. Sadece atın yerini Anadolu halkları alıyor, arpanın yerini demokrasi. Yani “Anadolu halklarının ölümü demokraside olsun”.
Onlar keyif çatıyorlarya, bu aids kokan eğlenceden… Gerisi boş. Aids nedir ki? Atalarından aldıkları güçle alimallah aids falan tanımazlar. Yani gelebilecek tehlike nedir ki, demokrasi/arpa varya işin ucunda varsın ölüversinler.
Ama sadece kendilerini öldürmüyorlar onlar.
Kendileriyle bir biçimde ilişkili olan insanlarının da ölümünü hızlandırıyorlar. Okur kitlesini bu batağın içine çekiyor, onları da kendi keyifleri için ölüme mahkum ediveriyorlar.
* * *
Parti kapatılması hoş değil, hem de hiç hoş değil. Eyvallah….
Sadece demokrasinin geldiği bugünkü durumu savunmak adına değil, demokrasiyi daha ileriye taşımak adına da parti kapatılmasının karşınında durmakta lazım. Gene eyvallah.
Yargıtay savcısı rolüne soyunacak değilim ama gerçekten AKP ne kadar demokrasi savunucusu?.... biraz düşünün siz.
Mesela, hala Kürtlere, Alevilere,sosyal güven-siz-lik yasası aracılığı ile yoksula ve hatta bizzat tabanları olan İslami cemaatlerin en yoksul kesimlerine reva gördükleri hayat standartlarından feyz alarak düşünün…
Mesela, kapatılması istenilen bir başka siyasal partinin (DTP) kapatılması davasına nasıl tepki verdi bu partinin akil kişileri?... ben bunları yazacak değilim. Siz gene düşünün.
Yani çifte standartlarını falan dillendirecek değilim… (siz hala düşünün)
Ben, demokrasiyi topyekün savunmanın bir erdem olduğundan bahsedip demokrasi havariliğine soyunarak, ulusüstü sermayenin ve katliamların gönüllü savunucusu olan bu parti (“aman memlekete demokrasi” gelsin diye fantastik düşlemlere sarılarak) kapatılmasın diye mitingden mitinge koşacak hiç değilim.
Ama sorulması gereken iki soruyu sormadan da geçemeyeceğim:
Sahi, sadece metropolde bir köprü başında pazarlığa tutuşan gündelik hayatın keyifçileri olanlar değil, bütün bir memlekette ha bire pazarlığa tutuşmuş bu “fahişe-azgın abaza erkek” ilişkisi tüm ülkeye yayılmışken, fahişe kim, azgın abaza erkek kim?
Yada fahişenin ve azgın abazalığın olduğu bir toplumda namuslu olan ve fahişe olan kim? (Bu birinci soru , siz gene ve hala düşünün).
Bide azgın abaza erkeği kollamak için aidsli olduğunu söyleyerek, ahlaki davranan bir fahişenin ahlaki hükmü kim için? Ve neden bu hüküm, kimin yararına? (Bu da iki ve bitti. Bu sorunun cevabını benim de düşünmeye başlamam lazım. O yüzden hoşçakalın) |