İsrail
Lübnan’la 34 gün süren bir savaşı bitirdi. Aslına bakılırsa bu iki ülke kendi
aralarında “vekaleten sürdürdükleri” savaşı bundan 20 gün önce sonlandırdı.
Savaşın asilleri ise perde arkasında Lübnan Hizbullah’ını destekleyen İran ve
Suriye Şiileri ile İsrail’i destekleyen ABD ve müttefikleriydi.
Vekâleten
sürdürülen savaşta kimin galip çıktığı uzun süre tartışıldı. Birçok
yazar/stratejist İsrail’in bu savaşta yenildiğini savundu. Gerekçe olarak ta
Hizbullah’a bölgede halkın giderek daha fazla destek vermesini ve Hizbullah’ın
bölge halkını Siyonistlere karşı koruma konusunda neredeyse tek güç haline
gelmesini gösterdi. Derken Birleşmiş Milletler – ki kurulduğundan bu yana baş
patronu ABD’dir- devreye girdi ve şimdi bölgeye asker gönderiliyor. Bu askeri
güç içinde Türkiye’nin asker bulundurup bulundurmaması da uzun süre
tartışıldı.05.08.2006 tarihinde mecliste yapılan kavgalı oylama sonucunda 340
parlamenter “bölgenin büyük devleti Türkiye” fantazmından destek alarak
Lübnan’a asker göndermeyi kabul etti, “çevrede var olan her çatışma bölgesine
asker gönderilerek büyük devlet olunsaydı Bangladeş büyük devlet olurdu”
muhalefetine rağmen.
“İsrail
askeri olmak istemeyen” solcu gençler “halkın ezici çoğunluğunun Müslüman
olduğu” bir ülkede sokak ortalarında bu ezici çoğunluğun gücü altında, 30
Ağustos zafer bayramında İstanbul’da ezildi. Linç girişimlerine maruz kalan 5
üniversite öğrencisine yönelik linç girişimi, mafya kılıklı polis şefinin linçe
yönelen halkın tepkisini öven sözler söylemesiyle Türkiye’de günü birlik bir
tartışma daha yaşandı. Polis şefi, “ben linçe yönelen halka değil halkın
yaptığı davranışa doğru dedim” diyerek özrü kabahatinden büyük bir kabahat daha
işledi. Yani “linç eden halkın övülecek bir yanı yok ben asıl linç davranışına
şapka çıkardım” diyerek, küçücük bir olayda “ayranı kabaran” ve düdüğün peşine
koşan güruhun “ayranı kabardıktan sonraki” başkalarını öldürme/lime lime
doğrama davranışını övdüğünü açıkladı.
Şimdi Türkiye’de günü birlik
tartışılan bir başka konu, ülke başbakanının halka açık bir toplantıda
askerlerin “terör yüzünden şehit” olmasını istemeyen bir kişiye toplantıda
verdiği yanıt: “''Canım kardeşim. Bakınız askerlik her halde yan
gelip yatma yeri değildir” sözü. Emrindeki polis şefi gibi o da,
bir gün sonra gelen tepkiler üzerine duruma açıklık getiriyor: "Ben üzerinde pek tartışma
açılacak bir konuşma yaptığımı zannetmiyorum, Konuşmam, özellikle şehitlerimizi
istismar konusu yapmak isteyenlere yönelik bir cevaptır. Bizim burada
kullandığımız ifade askerlik bir turistik mekan değil. Her şeyden önce her
türlü risk askerlikle iç içedir"
[1]
. Bir ülke başbakanı, çocuklarımız ölmesin diyenlere,
“valla herkes risk altında, ben de siyaset yaparken riskler alıyorum, askerlik
yapanda risk alacak ve gerekirse ölecek” mealinde sözler söylüyor. Sanki kendisi “zorunlu siyaset yapma” görevini
ifa ediyor, 20 yaşına gelmiş her Türk gencinin “zorunlu askerlik görevi” gibi…Başbakan,
“başbakan olamamanın” riskiyle kirli bir savaşta “can verme riskini” aynı
kefede değerlendiriyor. Ve çocuklarının ölmesini istemeyen ana babaların
feryatlarına “bazıları şahadet makamını
kendilerine laik görmüyor, şehitliği istismar ediyorlar” diyerek dudak büküyor.
Başbakanın
şehitlerimizi istimrar ediyorlar dediği olaysa birkaç gün önce, PKK
güçlerinin saldırılarında öldürülen bir asteğmenin annesinin, yıllarıdır iç
çatışmalarda süregelen ve sayısı 5000’i aşan asker/güvenlik gücü ölümlerine
yönelik diğer anne babaların verdiği tepkiden farklı bir tepki vermesi ve
“benim oğlum şehit değil… bu ülkede bu kadar iyi yetişmiş insanların
öldürülmesine daha fazla seyirci kalınmamalı ve başka anaların yüreği
yanmamalı” demesi. Bu tepki karşısında, “Görüyor musunuz oğlu askerde subay
olarak şehit olan anne vatansever değil” deme modunda başbakan. Yani anne şunu
demeliydi başbakana göre, “bir oğlum daha var onu da göndereceğim, bu vatan
için bütün çocuklarımı feda etmeye hazırım”. Böyle demeliydi ki vatanperver
olabilsin. Ve ölüsever bir ülkede bu negrofil güruhun dışına düşmeyerek hayırlı
evlat yetiştirmiş olmanın maneviyatıyla devlet büyükleri katında taltife layık
görülsün. Bu koroya katılmayınca, oğlu ülke için şehit bile olsa bunun bir
kıymet-i har biyesi olmuyor… Aslolan koroya katılmak ve ezber bozmaya
yönelmemek.
Oğlu
çatışmada öldürülen annenin “şehitlik makamını” reddetmesi belli ki başbakanı
sinirlendirmiş. “Cennet’i reddeden” bu pervasızlık(!) karşısında başbakan iki
yönlü bunalım geçiriyor. Bunalım ilk nedeni, bu açıklamanın kendi inanç
sistemine ters olması. Başbakan, yıllardır çok önemsediği ama her ne hikmetse
oğlunu askere göndererek ulaşması için kılını kıpırdatmadığı “Cennet makamını”,
bir annenin boyun bükerek kabul etmemesi, hatta bu “Cennet makamını” elinin tersiyle
itmesi karşısında şaşkın. Çocuğuna bu dünyada Cennet yaratsın diye büyük emek
veren annenin duygularını anlamaktan uzak ve annenin sözlerini istimrar olarak
yorumlama eğiliminde.
Cennete
bu kadar inananlar olarak kendi çocuklarını ya da bırakın çocuklarını (öfkeli
olmadıkları) akrabalarının çocukları da dahil bütün sülalelerini “Cennetmekan”
edebilecek savaş alanlarından uzak tutanlar, “benim çocuğum şehit değil,
kurban” diyen anneye öfke duyuyorlar. Büyük olasılıkla, şahadete inanıyor
gözüken bu kitlelerin ikiyüzlülüğünü açığa vurması nedeniyle bir öfke yayılıyor
annenin bu çığlıklarına karşı başbakan ve taifesinin boyunları şişmiş
damarlarında. Çünkü, yıllardır “şehitlik makamı ve Cennet düşleri” kavramları
altında bu ülkenin yoksul gençlerinin ölümleri, sadece daha fazla kan
dökülmesini talep eden “hezeyan yüklü” gösterilere dönüştürüldü cenaze
törenlerinde. Yıllardır birçok anne-baba bu kavramlara yaslanan bu ülkenin
ağa-babalarının propagandalarına inanarak kendi evlatlarının ölümlerine göz
yumdular, çocuklarının cenazelerinde kan damlayan yüreklerindeki büyük
sancıları bu türden propagandif söylemlerle bastırdılar, acıyı “şehit anası,
babası, karısı, çocuğu” olmanın gururuyla kapatmaya yöneldiler. O yüzden
başbakan ölümlere yönelik tepkiler karşısında hemen gene bu kültürel kodlara
sarılıyor “bizim kültürümüzde bu şahadet geleneği var… askere giden gençlere ‘git oğlum git, ya gazi ol ya şehit’ deriz” diye de sesine yalancı
yarı lirik, yarı inançlı, yarım yamalak ta acı/yas karışımı tonlama katarak
lanetli ölümün kutsiyetini dile getirmeye çalışıyor. Ardından annenin tavrına
karşı görüşlerini ise, ses tonuna bu kez biraz acıma, çokça tepeden bakma,
küçümseme tonlamaları katarak ve sanki biraz da bunu “meczupluğu da hoş görmek büyüklüğün şanındanmış” gibi pozlara
bürünerek, “ha…”diyor, biraz duruyor ve ekliyor “bazıları kendilerini bu makama
laik görmeyebilir, onlara söyleyecek bir sözümüz yok” şeklinde dile geitiryor.
Başbakan’ın yaslı ana karşısındaki tavrı ve
askerliğe ilişkin sözleri, söylediğim gibi “ölüm ve şahadet” konusundaki kendi
inançları ile çocuklarını bu inançlara uygun olmayacak şekilde “şahadet
makamından” uzak tutmalarının ikiyüzlülüğünün açığa çıkması ile ilgili. “Benim oğlum şehit değil” diyen anaya,
“kendinizi o makama layık görmüyorsanız vah size” mealinde sözler sarf eden
başbakan, aslında bu kavramların işlevsizleştiği durumda yada halk sözüyle
“maymunun gözünün açıldığı durumda” egemenlerin işlerinin sarpa saracağını,
“muzlarının tehlikede olacağını” biliyor. O yüzden bunaltılı bir ruh durumuna
giriyor ve ileri geri konuşuyor.
İkinci
olarak gerçekten bu ülkede askerlik hiç çatışma durumu ve ölüm riski olmasa
bile, 20 yaşına gelen her Türk gencinin yaptığı zorunlu ve kutsal görev olması
ve “Peygamber ocağı” olarak nitelendirilmesi yüzünden kimsenin dokunamadığı,
üzerinde konuşamadığı bir kurum. Bu kurum 20 yaşında alıp bir buçuk yıl sonra tekrar
sivile gönderdiği gençleri, hiçbir ölüm olayı gerçekleşmese bile, askerlik
süresince mutlak bir itaate zorluyor. O gençlere üst kurumlara nasıl karşı
gelinemeyeceğini öğretiyor. Tam bir disiplin içinde gözünü kırpmadan emre
itaatin ve ölümü göze almanın erdemlerini sunuyor. Bu yönüyle bireyi siliyor.
İnsanı kitlenin bir parçasına, emir komuta zinciri içinde makinenin bir dişlisine
dönüştürüyor. Bir dişli dışında hiçbir işlevi olmadığına ergenliğinin bile
henüz bitmediği bir zamanda karar vermeye zorlanılan bir genç, sonraki bütün
ömründe kurumsal ilişkilerini bu itaat mantığı içinde sürdürüyor.
Öldürülen
genç subayın anası “oğlum şehit değil” derken sadece şahadet makamının
kutsiyetine değil, “Peygamber ocağının” kutsiyetine de dil uzatıyor. Onu da
tartışılır hale getiriyor. O yüzden de, aslında tüm otoriter kurumların ve kör
inançların körlüğün, “kör gözüm parmağına” misali korkusuzca oğlunun yitiminin
acısıyla körleşen gözünü uzatıyor. Dolayısı ile egemen ilişki ve inançları
birlikte sorgulayan bu hal, başbakanın ve temsil ettiği bütün otoriter zihin
kalıplarının duvarına küçük de olsa bir darbe indiriyor.
Başbakanı
ve taifesini korkutan bu küçük darbenin kendisinden ziyade, benzer darbelerin
olma olasılığı. Onlar çatlağın genişlemesinden ve içeri sızan suyun zaten
kokmak üzere olan malzemeyi çürütmesinden korkuyorlar. Onlar kendilerini
besleyen çürük malzemelerin kokusu her dışarı sızdığında, kendi sonlarının
yaklaştığını bildiklerinden dolayı, çürümenin
kokusu hissedilmesin diye genç bedenlerinden yayılan ceset kokularının daha
fazla çıkması gerektiğini biliyorlar. Bu nedenle sürekli daha fazla kaos, daha
fazla bunalım, daha fazla hamasete ihtiyaç duyuyorlar. Ve bu yüzden, 1950 den
beri nerede bir savaş çıksa orada “kahraman Türk askeri şerefle görev ifa etsin”
diye çırpınıp, her ölen gençleri bedeninden yayılan ölüm kokusunu kendi
çürümüşlüklerinin kokusunu gizlesin diye kutsuyor, toplumu negrofil (ölüsever)
bir töreler tapınağına “hu çekerek” hapsetmek istiyorlar.
|