Bu barış kim içindi,
neye karşıydı yürütülen o savaş…
* * *
Uğultu bu…, yo uğultu değil, Cehennem zebanilerinin sesleri bu sesler. Cehennem Zebanilerinin sesleri, kesinlikle biliyorum; denizin en diplerinden çıkıp kayalardan kendini yansılayarak kulaklarıma gelenler…
Kuyrukları upuzun Zebanilerin, görüyorum: Bellerine dolamış kuyruklarını birileri. Ötekilerin kuyrukları elinde.
Saçları kaküllü; saçları boyunlarından aşağı tek örüklü kimilerinin. Kimilerinin beline doğru salınmış saçları, onlarca belikli… Ve hepsinin maymunumsular kadar kıllı bedenleri.
Anadan üryan dolaşıyorlar; ellerinde dilgen, ellerinde yaba, ellerinde tırpan…
Anadan üryan dolaşıyorlar ve neşeyle dans ediyorlar ölmüş cesetlerin başında… Anadan üryan dolaşıyorlar ve öfkeyle küfrediyorlar, öldürmek üzere koşarken yarı canlı insanların peşinde.
Siz görmüyorsunuz biliyorum. Göremezsiniz. Benim anlattıklarıma da inanmazsınız siz zaten -biliyorum.
Ama ben görüyorum işte ve duyuyorum.
Biliyorum, gözleri var sevdalarımda, gözleri var ekmeğimde, gözleri var aşımda… Ve biliyorum, tam şuanda, sayılamayacak kadar çoklukla hepsi birden karşımda…
* * *
Denizin en dibinde mıh gibi çakılı gözlerim; gözlerim Zebanilerin izinde, ferfecir…
En dibiyse denizin, gözlerimden fersah fersah uzakta…
Gözlerim denizin dibinde ayrılsa ve senin gözlerine baksa, biliyorum ki bütün ömrüm gah bir çölde geçecek gah derin bir bataklıkta…
Biliyorum, çölde susuz çürüyeceğim yada bataklıkta vıcık vıcık suda boğulacağım gözlerimi denizin en dibinden ayırsam… Gözlerimi denizin dibinde ayırsam ve kekik kokan memelerindeki beneklere dokundursam gözlerimi; utangaç gözbebeklerime gizlediğim şehvetle saysam memelerindeki benekleri, o anda öleceğim, biliyorum.
Gözlerimi denizin en dibinde bi ayırsam ve senin gözlerine bi baksam; senin gözlerindeki onlarca oyundan birine -biliyorum- kanacağım… Denizin dibinden bi ayırsam gözlerimi, Cehennem zebanilerinin görüntüsünden kurtulacağım belki, ama –biliyorum- mutlak senin gözlerindeki Cehennemde yanacağım.
* * *
“Cesaret” demiştim kendime ve aşka sığınıp, çekmiştim gözlerimi denizin en dibinden. Çekip almıştım gözlerimi, senin gözlerindeki Cehennemden yanmayı göze alarak denizin dibindeki Zebanilerin sesinden ve görüntüsünden…
Çekip alarak gözlerimi denizin en dibinden, senin gözlerindeki çöle ve senin gözlerindeki bataklığa bakmıştım.
Başın dizlerime yaslıydı kayalıkta… Ve beni zebanilerden kurtaran içindeki şeytan hareketliydi gene, gene zafer sarhoşluğuyla içindeki şeytan hareketteydi; atakta…
Denizse, beni çağırıyordu yeniden diplerine.
Zebaniler çağırıyordu; senin içindeki şeytana teslim etmemek, içindeki şeytandan kurtarmak için beni… Gözlerine değen gözlerim, şeytanlı da olsa yüreğini teslim almak istiyordu aynı zamanda…; köle kılmak istiyordu kendisini var etmek için ve yok etmek istiyordu bir biçimde seni, o dakkada- o anda,…
Sen, sezinlemiş olmalıydın tüm bu olup-bitenleri. Kaşla göz arasında sana dönen bakışlarımdan tüm olup bitenleri sezinlemiş olmalıydın.
* * *
Sezinlemiş ve dönüp beni batağa çeken gözlerinle gözlerime bakmıştın…
Bir aşk kadını yada oynak bir peri kızı işveliğiyle bakmıştın. Ve bir masal prensesi olup saçlarını bulunduğun kuleden aşağıya, gözlerinden uzatmıştın.
Ben gözlerinden salınan saçlarına tutunmuştum.
Tutunmuştum o gün ben, (bir tek benim sezinleyebildiğim-) bir hileye… Ve gözlerinden salınan saçlarla her an düşeceğim korkusuyla tırmanmıştım o gün-o anda kimsenin bilmediği, bir tek benim sezinleyebildiğim o lanetli kuleye.
(Tutunmuştum, -ve hala tutunabilirim-, o günkü esrikliğimle bir zebaniye… Tutunmuştum, -ve hala tutunabilirim bir hile olduğunu bile bile-, o günkü sıradanlığımla sendeki şeytana yada gene sendeki Tanrı’ya… Ve ne gariptir ki tutunabilirim tüm bunları bile bile, tutunabilirim bunların her birine ve hala, tutunabilirim bu anda da …)
Tutunurdum bin yıllar sonra bile. O günkü bu dünyadan ıraklığımla tutunurdum… Mesela,tutunurdum bir bok böceğine… Yada tutunabileceğim ne varsa o gün-o anda, hepsine birden tutunurdum, çünkü düşmüştüm ocağına…
Tutunurdum düşmanımın beni kesmesi için bilenmiş kılıcının ucuna mesela. Ve mesela tutunurdum, hala kuledeki o gün fantezilediğim bir prensesin gözlerinde aşağıya süzülen saçlarına…
Nitekim o gün tutunmuştum.
Tutunmuş ve kurtarmak istemiştim kuleye kapatılmış o masal prensesini. Tutunmuştum (o masal prensesisin gözlerinde aşağıya dökülmüş saçlarına tutunmuş) ve kurtarmak istemiştim kendimi … Kurtarmak istemiştim yani, hem kendimi hem masal prensesimi, yani seni…
Ben zebaniler ve bataklıklar arasında tercihimi yapmıştım, o gün.
Bataklığı tercih edip senin gözlerine tutunduğum o anda, büyük bir fetih komutanın gözlerine dönüşmüştü gözlerin… Binlerce fetih komutanın, binlerce yıl kuşatılmış ve teslim alınamamış bir kenti zapt etmesinin haşmetli gönenci yayılmıştı gözlerine bir anda ve tam da yüreğine tutunduğum zamanda senin…
Bir çift göz bir anda nasıl hızla aşk kadınından fetih komutanına geçiş yapar? Bir çift göz, nasıl cıfıt olur bir anda ve zebanilerden kurtardığı sevdiği insanı ömür boyu kendisine tapındırmak için, bir anlığına o adamın gözlerine tapar? Bilmiyordum –hala da bilmiyorum-
Aşkı arzulayan gözlerimi, o kısacık anda, nasılda teslim almıştı gözlerin? -Ki ve hala gözlerim gözlerini andıkça gözlerine köledir… Ve, gözlerini hayelledikce yaralıdır gözlerim hala, - ki yaraları Valla Kanyonu kadar derin…
Bir kent senindi artık; tüm istilacılara binyıllarca direnen bir kent savaşılmadan düşürülmüştü senin istilacı gözlerin tarafından, teslim alınmıştı… Ve senindi.
Dilersen taş taş üstüne komazdın o kentte ve yok edebilirdin sana inanarak teslim olan ketlerinin kadrini bilmezleri… Dilersen birlikte yaşamayı seçebilirdin başka yerlerden o kentte göçüp o kentte sana teslim olmuş sürgünleri… Dilersen, yaşatırdın o kenti; öldürmez ve ölmezdin… Ve dilersen yakar yıkardın ve ellerin belinde, mağrur bir komutan olarak yok ettiğin o kentin küllerine, bir tepeden heybetlice bakardın…
Senindiya kent; dilersen yeni savaşların fedailerini yetiştirdin o kentte. Dilersen o kente mancınıklar kurar ve o kenti yeni savaşlarının kalesi yapardın.
Ve dilersen kendini ve o kenti ve tutsak ettiğin her şeyle birlikte o kentin sakinlerini de azad eder; mutluluğun resmini yapardın bu azadlıktan ve o resme eskin melanet getirmiş bir Tiranı olarak tapardın…
Binlerce yıldır efendi olmaya çalışsan da fetihler yapan bir Tiran olarak SEN/VE SEN dilersen, hala köle olduğunun bilincine varabilirdin o kenti köleleştirirken kendine… Sen dilersen, tutsaklığından kurtarmak ve özgürleştirmek için kendini ve o kenti, Etna’nın ateşini düşürmeyi göze alırdın, etine…
Sen istersen, O kentte İskender olur kütüphaneler kurardın… Sen istersen, Moğol ordularının vahşi komutanı Hülagü gibi o kentte taş taş üstüne komaz; o kentteki tüm bilgelerin bütün bildiklerini yağmalardın.
Sen , EY SEVGİLİ…
Özgürlük ağır gelmişti sana-o anda…
Ve sen nasıl becerdiysen, bir anlık zaman içinde nasıl başardıysan bunu; O kenti sonsuza kadar seninmiş saydın… Ve o bir anlık zaman içinde, tam tamına yedi gün yedi gece bütün ordularınla Konatantinapolis işgalcisi Fatih gibi o görkemli kenti yağmaladın… -hiç bilmedin tüm bunları nasıl yaptığını ve hala da bilmezsin sanırım-
* * *
Sonra başını kaldırmıştın yukarı… Ben, dudaklarım dudaklarına değecek sanmıştım…
Dudakların anlıma yapışmıştı ve geçip gitmişti dudaklarıma teğet… Ve dudakların anlıma değerken, yüreğim yürek olmaktan çıkmıştı, yüreğim kendine hayıflıydı ve bir ses içimden çığlık çığlığa bağırmıştı –sen duymamıştın- ha bire bağırmıştı yüreğim, sabret… sabret.
* * *
Ben kaval sesleriyle süslenen dağların çocuğuydum… Tüm yurtsuzlukların bile bir yurdu vardı gönlümde… Bu yüzden, sen bütün bedenimi en ücra hücrelerine kadar işgal etsen de, seni kovamazdım herhangi bir hücremde.
Ben düzlüklerinde çiğdemler-nergisler-mor menevşeler açan bir platonun çocuğuydum; yılkı atları bile hiçbir kış salınmamıştı düzlüklere, doğduğum yerlerde. Doğduğum yerlerde, hiçbir evcil hayvan teslim edilmemişti kurtlara-kuşlara göz göre göre…
Hiçbir talancı köyümü basmamış, hiç bir kadın bir yar dibinde tecavüze uğramamıştı…
Hiç taze kan kokusu duyulmamış, bir tek keklik bile bir kayanın dibinde vurulmamıştı…
Ben sazların çalındığı ve korkuyla cem tutulup, korkuyla şaraplar içilerek Tanrı’ya ibadet edildiği yerlerin çocuğuydum…
Bekçiler gezerdi dağlarda, talancılar yerine… İbadet geceleri yasa bulanmasın diye doğduğum yerlerde, bekçiler dolaşırdı tüm ibadet süresince… Meczup gibi dolaşırlardı, görünmez bir el-tutucu olup dolaşırlardı bekçiler, oralarda-buralarda…
Ve kurbanlar Tanrı için değil yoksullar için kesilirdi…
O yerlerin bir tek kurtarıcısı vardı ve kurtarıcının adı her mekanda aynıydı; Hızır’dı…İkimizin bulunduğu o yerdeyse o gün-o anda, benim yüreğim senin gözlerinde köleleşmeye hazırdı… (sen bilmezdin… o yüzden olsa gerek, yaşadıklarımı istesen de sen o sıralar sezinleyemezdin)
* * *
Kemenceler çalıyordu o gün, başın dizlerimdeyken ve gözlerin gözlerimdeyken kayalarda… Dudakların dudaklarımı teğet geçip anlıma değerken, tulumlar çalıyordu yemyeşil sarp kayasız dağlarda…
Horon tepiyordu, yaz gülleri kadar canlı- güz gülleri kadar soluk renkli giysileriyle Laz kızları, Gürcüler, Çerkezler, Hemşin Ermenileri, etnikkimliklerini birbirlerinden bile gizleyerek yaylalarda. Ve lir sesleri geliyordu, binlerce yıl gerişlerde… çok…çok uzaklarda.
Sen duymadın ve görmedin…
Ben duydum; kaval seslerine karışmıştı kemençe sesleri…
Ben duydum; kemence seslerine karışmıştı tulum sesleri belleğimde benim. Kulaklarımda çınlıyordu sesler binyıllar öncesinden lir sesleri, kulaklarımda dolaşıyordu ahenkli olmayan ama armoni oluşturan tüm o ezgiler… Ben duydum…
Ne yazık ki ben de görmedim tüm bu olup bitenleri.
Görmedim, Gürcülerin, Çerkezlerin, Hemşin Ermenilerinin, Laz kızlarının, oynak havalarla horon teperken oynak kalçalarından yüzlerine yayılan ve sevgililerinin gözlerini delip geçen gamzelerini… Görmedim, göremedim. Yalnızca hayalledim…
Ve duyduklarımı… ve göremeyip hayallediklerimi bir edip senin gözlerine kenetlenen gözlerimden sana seslendim; Avaz avaz seslendim. Gırtlağım yırtılırcasına seslendim, seslendim…
Senin kulaların sağırdı o gün-o anda… Ve senin sağır kulaklarının tüm bu sesleri duymazlığı ve tüm bunları görmeyen gözlerinin pervasızlığı, o gün öfkeyle öpüp-ısırdığım gibi hala dudaklarımda…
O gün, çarmıhta İsa oldum; vücuduma çakılan çivilerin kemiklerimi kıran seslerinden seslendim sana, duymadın…
Mansur olup soyulmuş ve tuzlanmış bedenimle manda derisine sarıldım; güneşten kavrularak eriyen yağlarımın cızırtılı seslerinden seslendim sana; sen bilmedin, o gün …
İsyan etim ve Pir Sultan oldum darağacında, Hızır Paşa’ya söverek; Babek olup Orta Asya’dan Arap istilacılarına önce sövüp sonra sövdüğüm adamların dinine tövbekar olup dönerek seslendim sana, ne duydun bu sesleri, ne de bildin tüm bu çığlıkların görkemli gülümsemesini..
Şeyh Bedrettin oldum Saraçhane çarşının dilsizliği ve sağırlığından seslendim…
Cemgil oldum yirmi yaşlarına geri döndüm, Nurhak dağlarında böğrüme saplanan kurşunların seslerinden vızıldadım kulaklarının dibinde… Ve sana, seslendim …seslendim… Duymadın sen, bilmedin sesimi, tanımadın ve görmedin hasretimi…
Ağıt yaktım bir Kürt kadının dilinden, onun göremeden gömdüğü çocuğunun ölüm haberini alan acılarına tutunarak, ağıt yaktım… Hissetmedin…
O gün-o anda sen, kendi içinde kendisini yansılayan şeytanına kandın.
O gün-o anda sen, bir aşk kadını olan bedeninden söküp alarak kendini bir anda; hem kendi yüreğini hem benim tüm bildiklerimi bir çekirge sürüsü olup, bir daha boy vermeyecek biçimde köklerinden yağmaladın…
Ben o gün, tüm bu yağmalar ve uğultulu sesler arasında, sadece ve o anda, gözlerimi denizdeki Zebanilerin seslerinden ve görüntülerinden koparıp, senin gözlerindeki Cehennemde yakarken, yüreğimden çıkıp gelen kurtuluş özlemiyle kendimi var etmeyi denedim… Beceremedim…
O gün-o anda ben-ben de değildim… Sendeydim..
Hangi sesle seslenirsem sesleneyim sana, sen bilmesen de ben biliyorum ki gözlerindeki esaretteydim…
Ve yaşam böyle sürüp gitti, -ki derler ki hayat sadece an…
-Ki derim ki, yaşam ana endekslenerek sürdürülen bir şeyse, hayat yoktur artık; öğrendim… var olan sade zamandır, en sevdiklerimiz tarafından yağmalanan…
|