Bu ülkede haber dinlemeye korkar hale geldim…
Gazete karıştırmaya, hararetle dünyaya ve ülkeye ilişkin bir çok şey öğrendiğim, aklımı teslim edip aklımın yetmediği durumlarda feyz aldığım yazarları çizerleri okumaya-dinlemeye korkar; dahası, neredeyse okuyup dinlediğim her durumda, okuduklarımdan ve olup bitenleri yorumlayan kişilerden neredeyse tiksinir hale geldim/ HALDEYİM…
Okuyucunun (hala bu sitede beni okuyan varsa) beni bağışlamasını dileyerek, bir şeyler yazmaya her yöneldiğimde, kendimden de sadece tiksinen değil, utanır haldeyim/ HALE GELDİM…
Bu YÜZDEN, yazmayım diyorum.
Yazmak bana göre değil, düşünmek, konuşmak bana göre değil…diyorum.
Ben yazmasam da bu dünya dönecek, ben düşünmesem de güneş gene doğudan doğacak.
Ben yazmasam, birileri cinayet işlemeye, birileri doğurmaya, birileri aşık olmaya yada birilerinin aşkı bitmeye devam edecek…
Ben düşünmesem de, birileri birilerine düşmanlığa devam edecek.
Ben yazmasam da, birileri yeni dostluklar kuracak…
Ben düşünmesem yada yazmasam da birileri dost dediklerine yarın birgün en büyük düşmanlıklar sergileyecek…
Yada ben yazsam da, hayatı değiştiremeyeceğim.
Ben yazsam da, gene dünya dönecek, güneş doğudan doğacak…
Gene faili meçhul cinayetler işlenecek ülkemde…Gene aşklar yaşanacak yada bitecek ve dostluklar çözülecek yada yeni dostluklar kurulacak çıkarlar üzerinden.
Nedir benim buna rağmen tuşlara dokunmakta ki derdim… Ve nedendir bu denli ağır kederim/KEDERLERİM…
* * *
Dinlediğim müzikler, eskisi kadar çekmiyor beni. Eskisi kadar güçlü duygular oluşturmuyor bende dinlediğim hangi halka, hangi halkın efkarlıca okunmuş olursa olsun ezgilerine eskisi kadar güçlü duygularla bağlanamıyorum…
Oysa aynı melodileri dinliyorum.
Eskisi kadar dostlarımı yada dost bildiklerimi özleyemiyorum ve ben dost bildiklerimle eskisi kadar sırdaşlık etmek istiyorum… edemiyorum.
Ben uğruna ölümleri göze aldığım kadınla bir geceliğine de olsa tüm bu olup bitenlerden bağımsız olarak sadece kendimize, SALT İKİMİZE odaklanarak yaşamak istiyorum…. Beceremiyorum….Olmuyor...olamıyor.
Ve ben tüm bunlara rağmen, aynı gazetelerde aynı köşe yazılarını okuyorum.Ve dahası aynı türden kadınlara aşık oluyorum…
Ve ben aynı türden işlenen cinayet haberlerini okumaya, aynı türden yitik ilişkiler içinde savrulmaya devam ediyorum… kendime yönelik nefretimle aynı şeyleri okuyor aynı şeyler üzerine düşünüyor, aynı şeyler üzerine istemeden kafa yoruyorum…
Ve tüm olup bitenlerden ve kendimi tekrarlayan hayatımdan nefret ediyorum. Tıpkı kendini tekrarlayan negrofil hayatı sürekli yeniden kuran ülkem insanından ve bu ilişkileri gözüme sokan haberleri izlediğimden nefret ettiğim gibi…
Ben olup bitenleri anlayamıyorum.
Ben ANLAMLANDIRAMIYORUM hayatı…
Monotonluk mudur, beni bu kadar korkan, tiksinen ve utanan hale getiren. Yoksa, olup bitenleri anlama konusunda sürekli kendini beslemek isteyen bilincimin, artık eskisi kadar okuduklarından öğrenememesinin getirdiği yılgınlık mı? Yada kendi kişisel geçmişimin ve şu anda olduğum durumun birbirleriyle tezatlığı mıdır? Veya, bir tükeniş öyküsü müdür benim ruh halim, bir yabancılaşma; sadece olup bitenleri değil kendini bile anlayamama hali midir geldiğim nokta?
* * *
Günler önce okumuştum gazetelerden, bir Afrikalı gencin İstanbul’da bir karakolda ölüşünü/ öldürülüşünü… (adını hatırlayamıyorum o gencin, hangi ülkeden göçmen olarak benim ülkeme hangi umutlarla gelip yerleştiğini de hatırlayamıyorum; NE HAZİN… ve kalkıp gazetelere bu bilgilere ulaşmak için hiçbir çaba sarfetmek gelmiyor içimden, NE FENA)…
O olaydan günler sonra, oturduğu parkta, kendilerini oturdukları parktan kovmak isteyen polislere, “biz bu mahallenin çocuklarıyız” diyerek, elinde birasıyla kendini anlatmaya kalkışan bir gencin, benim ülkemin yurttaşı olan bir gencin, polisin attığı tekmeyle öldürülüşünü biliyorum… (gencin adını gene hatırlayamıyorum, olayın İstanbul’da olduğunu biliyor ama hangi mahallede olduğunu bilmiyorum; ailelerinin yaşadığı acı bile artık umursayamadığım, empati kuramadığım bir “ŞEY”… “ŞEYLEŞME” denilen şey bu olsa gerek...)
Günler sonra, bir başka genç yurttaşımın arabasını sürerken, (kendilerine dur ihtarı yaptıktan ve o kişiler durmadığı için vurduklarını söyleyen polislere rağmen, şahitlerin ne dur ihtarı ne de başka bir biçimde uyarılmadan üzerlerine tek kurşunluk ateş açıldığını ifade ederek) tek bir kurşun sıkılarak ensesinden vurulduğunu okuyorum gazetelerden. Sanki uyarmış olsa polis vurma hakkı doğmuş gibi bir yanılsamaya da kapılarak okuyorum gazetelerden bu kadar çıldırmış işleyen süreci…
Ve sınır ötesi operasyonların olmasını isteyen ülkemin yoksul insanları, benim geçmişte çok kutsadığım HALKIM, ölmek ve öldürmek istiyor, sokaklara dökülüyor ölelim ve öldürelim diye…
Ve tüm bunların hepsi birlikte oluyor; hepsi birlikte yer bulmak ve anlamlandırılmak istiyor benim ZİHNİMDE…(haber dinlemeyi istemeyen ben, niye bu kadar haberi dinliyor, okuyor yada duyuyorum? Yada neden bu denli gereksiz şeyleri düşünüyorum? NEDEN, NEDEN …. NEDEN sahi… NEDEN ?????)
* * *
Derdim polis şiddetini teşhir etmek değil…
Polisin bu ülkede nasıl körlemesine yada tamamen gözleri açık olarak; bile bile, göre göre şiddet uyguladığını bilmeyen ve görmeyen mi var?… (herkes biliyor ve görüyor… sadece adına halk deyip kutsadığımız; kutsadığımız için körlüklerini görmekten özenle kaçındığımız HALK görmüyor. Ve ben, bu kadar kör bir halkı, neden bu kadar yüceltip o halkın her şeyi görebileceğine inanarak, onlar için mücadele ettiğimize/ etmemiz gerektiğine inandığımız günlerimize/günlerime yanıyorum/ ömrüme acıyorum bu vakitte bu yerde).
Derdim aslında hiçbir şeyi düşünmekte değil…
Ne de olsa, “düşün düşün boktur işin” diyen bir kültürün insanlarıyız… ama zihnim sorular sorup duruyor bana…
Anlam veremediğim ve veremeyeceğim sorular soruyor…
Her sorduğu soru zihnimin, beni boğuyor, beni insan olmamdan utandırıyor…
* * *
Gene günler sonra yani dün (26.11.20007), Mehmet Gül’ün, (hala faşist, eski bir ülkücü ve tetikçi, bir dönem MHP milletvekili) karaciğerini değiştirmek için organ nakli yaptığını gene okuyorum, gene duyuyorum.
Kendime kızıyorum, tüm bunları hala niye okuyor ve bunlar üzerine niye yazıyorum diye…
Bir dostum beni arıyor telefonda (tam da bu sırada, ben bunları düşünüp ve yazarken tam bu anda, bu arada)…
Uzak bir kentten arıyor.
Şu anda Sibirya soğuklarının saracağını gene basından öğrendiğim ve ben sonbaharı yeni yaşayan bir kentteyken, Sibirya soğuklarından habersiz yaşadığım (oysa bir yıl öncesine kadar o soğuklar benim de gerçekliğimdi) ırak bir kentte beni arayan bir dostumla, telefonda kendi sorunlarımız yada insan olma yanlarımız üzerine konuşuyoruz; sanırım ikimizde ne kadar hayvan olduğumuzu bilerek konuşuyoruz…
* * *
(Hala faşist, eski bir ülkücü ve tetikçi, bir dönem MHP milletvekili) Mehmet Gül, Orhan Pamuk’u hiç okumamış. Belikli hiç okumayacak… Okusa zaten bu kadar faşist olur muydu? diye sormadan edemiyorum…
Ve yanıtım “evet olurdu bu adam bu kadar faşist olurdu gene, OKUSAYDI BİLE ” oluyor…
Ve ben kendi KEŞFİMDEN yarattığım öfkemle kendimi kesiyorum.
Kendime kızıyor, kendime öfkeleniyorum; sanki bu adamın okusa bile okuduğunu anlayamayacak olmasının suçlusu benmişim gibi…
Keşfediyorum ki, adamın sorunu sadece okumamak değil, okuduğunu anlayamamak…
Ve bu kadar okumayan, okusa da okuduğunu anlamayan insanın ne de çok olduğunu fark ediyorum ülkemde…
KEDERE boğuluyorum.
* * *
Vatan gazetesinden Mine Şenocaklıyla bir röportaj yapmış yenilenen karaciğeriyle , (hala faşist, eski bir ülkücü ve tetikçi, bir dönem MHP milletvekili) Mehmet Gül, (sanırım yenilenen karaciğeriyle nefesini daha derinden ve güçlü alarak)…
Diyor ki faşist Gül, “kötü bir dönemden geçtim… Karaciğerimde ki sorun bitip hayata dönünce, güneş… yeni hayat” dedim…
YENİ HAYAT dediği aslında Orhan Pamuk’un bir kitabının adı…. Ama adam okumamış… Okusa belki yeni hayat bile demeyecek/ diyemeyecek yeniden kavuştuğu hayatına. Bu kavramları Orhan Pamuk kullanmış, hatta romanına ad yapmışya bir kere, mutlaka kötü hayattır “YENİ HAYAT”, denilen şey… Öyle düşünecek bu adam. Ve bu adamın hala hemencecik harekete geçireceği bir sürü halk çocuğu var bu ülkede…
Ben bu ülkede bu halkın çocuklarından da tiksiniyorum…
Onların varlığından utanıyorum…
Onlara neden “POLİTİK BİLİNÇ” götüremedim diye kendime kızmıyorum artık…
Artık, beni bile boğazlamaya kalkışan bu halkın körlüğüyle uğraşmak, doğuştan kör olan gözleri açamayacağımı ve hatta ben onlara ışığı gösterdikçe onların beni kendi karanlığının sebebi olarak görüp, öncelikle benim gören gözlerimi oymaya kalkışacaklarını biliyorum…
Tüm bu yaşadıklarıma inanamıyorum; tüm bu yaşadıklarıma ÖFKELENİYORUM, UTANIYORUM, KEDERLENİYORUM, KIZIYORUM…
VE BEN, hayatımın geldiği noktasını düşünürken, korkuyorum…
ŞEYLEŞME bu olsa gerek diye düşünüyorum… “hiçbir şey olamadan/hiçbir şey olmayı beceremeden, zaten kendileri de ŞEYLEŞMİŞ olan GENİŞ KİTLELERDEN, en fazla ŞEYLEŞENİ kendine mürşit kılarak yaşamak bu olsa gerek” diye düşünüyorum…
Ve kendimden, okuduklarımdan ve hatta yazdıklarımdan korkuyorum…ve kendimden okuduklarımdan ve yazdıklarımdan tiksiniyor ve utanıyorum….
TANRI(M) diyor sol yanım, TANRI’ya inanıp inanmadığını sorgulayarak…
Aklıma mukayyet ol ey TANRI (m), varsan ve birsen, ve yapan- yaratan ve görensen ve bilensen… Nolur aklıma mukayyet ol…
Aklım sana emanet ey Tanrı(m), sen kime emanetsen…
|