Amerika’da
kapitalist uygarlığın temsili olan görkemli ikiz kuleler, kendilerine kısa
aralıklarla çarpan uçakların çıkardığı alevler ve depolarındaki benzinin
kulelerin çelik konstrüksiyonu eriten gücüyle kaşla göz arasında yıkılıverdi.
Zaman 11 Eylül 2001’in sabah dokusunu gösteriyordu. Bu eylemi birkaç saat
arayla, ABD’nin askeri, güvenlik ve zulüm politikalarının çizildiği karargahı
olan Pentegon’un vurulması izledi. Derken panik büyüdü ve zulüm politikalarının
siyasi karargahı beyaz Saray’ın vurulacağı korkusuyla, dünyanın sömürücü
güçlerinin baş siyasi aktörü Bush, beyaz saraydan uzaklaştırıldı ve bir askeri
uçakla ta ki her şey “normale” binene kadar gökyüzünde dolaştırıldı.
Kaşla
göz arasında şaşkın izleyicilerin kocaman açılmış gözleri önünde bir anda
dünyanın jandarmasının sanıldığı kadar güvende olmadığı açığa çıktı. Bir anda o
güne kadar “etlerine ateş düşmemişlerin” etlerine kor vuruldu. ABD ve onun
temsil ettiği uygarlık nereden geldiğini ve neden “o zaman”a denk
getirildiklerini bilmedikleri bir bilinmezlikler dünyasına gömüldüler. Sonra
paranoyalar güçlendi bütün kapitalist uygarlığın başkentlerinde. Bir saatlik
elektrik kesintileri bile büyük komplo teorilerini doğurdu “güvenli Kuzey ülke”
insanlarının o güne dek fazla ateş düşmemiş yüreklerinde. Ve dünyanın her
yerinden yorumlar yapıldı bu çöküş üzerine: Dünyanın hiçbir yerinin eskisi gibi
olamayacağı dillendirildi. Ve gerçekten de 11 Eylül dünyada yeni bölgesel
savaşları kızıştıran ve kapitalist yayılmacı uygarlığı dünyanın “tehdit merkezlerine”
yayan bir pratikler zincirini başlattı.
Usame
bin Ladin’e bağlı El Kaide örgütünün “iş”i olduğu iddiasıyla önce bu örgüte üs olduğu savlanan Afganistan’a
girildi. Daha dün destekleyip iktidar ettikleri Taliban’a karşı büyük bir
operasyon gerçekleştirildi ve bu gün Afgan halkı iç savaşın içinde
yoksulluktan, hastalıktan ve kelimenin tam anlamıyla terörden bunalmış
vaziyette. Sonra Saddam’ın diktatörlüğü üzerinden Irak işgal edildi. Kürt
yerleşim bölgeleri bir yana bırakılırsa bugün Irak’ta Afganistan’dan farksız.
Hatta Şii- Sünni çatışmalarının yaygınlaşmasının kaygı verici boyutları
Afganistan’dan daha derin. Ortadoğu ve Önasya tarumar ediliyor 11 Eylül den bu
yana. Ve tüm bu olup bitenler iyi kötü hafızalara kayıtlı. Dünyanın her
yerinden her yaşta insan bu olup bitenlerin en azından bir kısmından haberdar.
Bir
de hafızalara 11 Eylül kadar çakılmayan, hızla hafızalardan silinen/unutulan
başka bir eylül tarihi var: 12 Eylül 1980. 12 Eylül bu ülkede son zamanlarda
çok tartışılan bir konu. Özellikle, 78’liler Vakfı tarafından son birkaç yıldır
gündemleştirilmeye çalışılan 12 Cuntacılarını yargılatma girişimi kanımca
önemli. Ama yeteri kadar açılım yapılamadığı da bir gerçek. Çok az sayıda insan
bu Vakıf aracılığı ve Vakfa destek veren diğer bağımsız girişimler aracılığı
ile 12 Eylül’ün acılarını deşmeye çalışıyorlar. Deşildikçe de 12 Eylül henüz
geniş kitlelerin kafasında yargılanması gereken bir süreç olarak
değerlendirilemese de, 12 Eylül’ün bir bütün olarak Türkiye’yi çürüttüğünün
ifşası giderek gündemleşiyor ve bu çürümüşlüğüm pis kokuları giderek daha fazla
insan tarafından hissedilmeye başlanıyor.
Bu
türden darbelerin geniş etkisini vermesi mümkün olmasa da, kardeş kanını
durdurma sloganıyla yapıldığı iddia edilen 12 Eylülün kaba bir bilançosu şöyle:
12
Eylül 1980 yılını takip eden zaman dilimi içinde, TBMM kapatıldı, anayasa
ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el
konuldu. Bu bağlamda tüm sivil toplum örgütleri ve sendikalar da kapatıldı.
Kendi icraatlarını desteklemeyen hiçbir girişime sessiz kalınmadı. 650 bin
kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210
bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası
istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden
50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala
militanı). İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi. 71
bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404
kişi ''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport
verilmedi. 30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi
yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi ''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına
gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin ''işkenceden öldüğü''
belgelendi. 937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677
derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120
öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4
bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası
verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13
büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha
edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi
kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi
''kaçarken'' vuruldu. 95 kişi ''çatışmada'' öldü. 73 kişiye ''doğal
ölüm raporu'' verildi. 43 kişinin ''intihar ettiği'' bildirildi.
Tüm
bu bilanço, o zaman belgelenebilenlerle sınırlı. Bunların dışında yaygın bir
biçimde uygulamaya konulan 12 Eylül pratikleri nedeniyle başka türden kayıplar
bu bilançolara eklenemedi. Bu kaba sayısal bilançonun her birinde meydana gelen
herhangi bir olay o olayla bağlantılı olan onlarca kişiyi etkiledi. Sözgelişi
sadece gözaltına alınan ve birkaç gün içinde bırakılan birinin bile bütün
yakınları bu süreçten etkilendi. Keza daha uzun süre kalanlar ve ağır
işkenceler tabi tutulanların hem o dönemki yakın ilişkide bulunduğu kişiler hem
de hayatta kalabilenlerin yıllar sonra bir şekilde bütün bir ilişki sistemi,
örneğin evlendiyse eşi, çocukları vs.. bu süreçten ciddi biçimde etkilendi.
12
Eylülden terörünün bizzat kendisinden etkilen kişiler de oluşan travmatik
tepkiler çok kısa sürede yaygınlaştı. Bir çok kişi 12 Eylülün yarattığı korku
ikliminden kişilik olarak “bölünerek” çıktı. Bu bölünme bir çok kişide,
(bilincinde olmadan) yaşadığı olayları yok sayma tepkileri geliştirmesinde
psikolojik bir korunma düzeneği olarak işlev gördü. Kişiler kendi yaşadıkları acılardan kurtulmak için
yaşanılan acılara ilişkin bütün anılarını “sanki kendi başlarına gelmemiş” gibi
algılamaya ve bir tür başkasının yaşantısıymış gibi “alıntılayarak”
deneyimlemeye yöneldi. Bu “sanki yaşam”, kendilerine bu kadar acıyı ve zulmü
reva görenlere yönelik öfke tepkilerini bastırmalarına yol açtı. Dolayısı ile,
12 Eylül mağdurları kendilerine ve yakın çevrelerine “olan bitenleri”,
“oldubitti” gibi algılayıp bu kişi ve kurumlarla hesaplaşma yoluna gitmedi.
Çünkü her hesaplaşma, bilinçdışında tutularak sürdürülen “yeni toplumsal
yapıya” tarvmaya maruz bırakılmaları nedeniyle “yeniuyum” düzeneklerini
bozabilecek bir tehdit olacakmış türünden bir anlam kazandı. 12 Eylül zulmüyle
hesaplaşma girişimi, kendi başlarına gelen zulmü yeniden hatırlama ve
yüzleşme gücünü gerektirdiğinden,
kişiler en derin acılara katlandıkları ve bir saniyesinin yıllara bedel geldiği
“ağrılı” dönemlerini bile, “yarışaka” gibi zihin dünyalarında var etmeye
kalkıştı ve anılarını “esprileştirilmiş anlatılara” dönüştürdü.
12
Eylül belki de en büyük etkisini, bu insanların ve zaten bu insanları ihbar
eden, otoriteye Tanrı gibi tapınan geniş bir toplumsal güruhun çocukları olan
yeni kuşaklarda, “bana neci”, “ her koyun kendi bacağından asılır” bal tutan
parmak yalar” mantığını oluşturması ve yayması nedeniyle yeni kuşaklar üzerinde
yarattı. Bu yeni kuşağın önemli bir kesimi, sadece kendi ülkesinin değil en
yanı başındaki insanların bile acılarını anlayamayacak, hatta bazen onların
“düşmesini” kendi “yükselmesi” için fırsat olarak kollayacak
canlılara/yaratıklara dönüşerek hayat sürdü/sürüyor. Bu yeniden yaratılan “monod
insan tipi”, aracılığı ile bu ülkede tüm gerçeklikler toprağın altına
gömülebildi. Koca koca uluslar, diller, kültürler yok sayıldı. Binlerce insan
dağ başlarında, sokaklarda, caddelerde, evlerde, duvar diplerinde öldürüldü,
tecavüze uğradı, dilendirildi. Bu kuşaklar sayesinde, ülkenin her tarafındaki
her türden zenginlik zadece bir avuç “kan emici” emperyalistin ve onların
işbirlikçisi olan yerlilerin zevkleri için tarumar edildi. Çevre, atık
yığınlarıyla dolduruldu. Doğa, ruhları öldürülmüş bu yeni insan tipi sayesinde
ölüme terk edildi. Din, iman, kitap vs… söylemleri ve bu söylemler aracılığı
ile çıkar ilişkilerinin kurulup geliştirilmesi bu insanlar sayesinde mümkün olabildi.
Tüm bu ve başka nedenlerle 12 Eylül,
sadece yukarda bilançolaştırılan yok ettiği bedenlerle ilgili “fiili durumu”
değil, yok edemediği bedenleri bile “ruhsuz” bırakarak bir başka “görünmeyen
fiili durumu” da yaratmayı başardı.Bu
“görünmeyen fiili durum nedeniyle” bugün hala bu “ruhsuz” bedenler ve bedenlerden doğan çocukların “ruhsuz” ve
çürümüş bedenlerinden yayılan kokular ve “korkuluk”lar ortalıkta geziniyor. Bu
cürüme kokusu ve “korkuluk”lardan yaratılan yeni toplum ve bu toplumun
derinlerinde yaşam bulan yeni değerler, bir korku filminde, dar sokaklarda dolaşan ve her biri kendi korkusu
nedeniyle ötekini öldüren dehşet sahnelerinde, hem seyirci hem oyuncu olarak,
tüm olanlar kendi dışındaymış türünden bir şizoid algıyla dolaşıp duruyor.
|