| Îsrail, Hizbullah`ın eylemlerine misilleme olarak
operasyonlara başlar başlamaz, Kürdistan`da „sehit düşen mehmetçik“ sayısı da
bir çırpıda artış gösterdi. Arkasından hükümetiyle, parlamentosuyla, basını ve
muhalafet partileriyle „yüce Türk Milleti“ tam anlamıyla yeni bir savaş ortamına
girdi. Hedef, bir kez daha Kürdistan`ın özgür parçası.
Bu arada, ABD Ankara Büyükelçisi böyle bir operasyona karşı
çıktığı için hem kendisi yerden yere vuruldu hem de ABD düşmanlığı yeniden tırmanışa
geçti. Oysa kısa bir süre önce göreve başladığı zaman, Türk basını bu
büyükelçiyi öve-öve göklere çıkarmıştı.
Tabii bütün bunlar „teröre karşı mücadele“ adına yapılıyor.
Ortalık toz-duman. Göz gözü göremiyor ve eline kalemi alan ya da mikrofonun karşısına
geçen „PKK terörü ile mücadele“ diyor da başka bir şey demiyor. Bu topraklarda
terör PKK ile mi başladı? 1984 yılından önce terör yok muydu Türkiye`de? Daha
doğrusu 83 yıllık T.C tarihinde, devlet terörünün yasanmadığı bir tek saniye
var mı? Bu türden sorulara yanıt aramak aklına gelmiyor kimsenin.
Kandil Dağı`nda üstlenme ve „terör eylemlerinin oradan
yönledirilmesi“ konusuna gelince; sıradan bir hile, bir yalandır bu.
Öcalan`ın yakalanmasından sonra silahlı eylemlerı durduran
PKK bu işe yeniden niye başladı, bunlar kimin çıkarlarına hizmet ediyor
türünden soruların yanıtını bir kenara bırakalım; Örgütün Kandil Dağı`nda
söylenen tarzda bir üslenmesi yok. PKK`ye yönelik operasyonları nedeniyle, Îran
aylardır neredeyse her gün Kandil`i topçu ateşine tutuyor. Dolayısıyla PKK
istese de şu sıralar orada büyük güçler bulunduramaz.
Daha da önemlisi, PKK`nin silahlı faaliyetleri Türkiye-Irak
sınır çizgisiyle sınırlı değil. Örgüt, sınırdan
2000 km
. ötede bulunan Îstanbul
ve Izmir`de de bu tür eylemlere girişebiliyor. Muş, Ağrı, Dersim ve öteki Kürdistan illeri Irak sınır mı?
Kürdistan`ı bölmekte olan Türkiye-Irak sınırı, dünyanın en iyi korunan sınırlarından
biridir. Hem de „en büyük Türk düşmanı!“ ABD`nin sağladığı olanaklarla. Peki
onca eylem, en ileri teknolojiyle korunan sınırdan yapılan geçişlerle mi
gerçekleştiriliyor? PKK`nın, Kuzey Kürdistan`ın hemen hemen her yerinde barınabildiği
ve eylemler gerçekleştirdiği bir sır mı?
Eger PKK`nın bulunduğu sınır ötesi alanlara operasyon
düzenlenecekse, buna Beyrut, Şam ve Bağdat`tan başlamak, oradan Moskova`ya ve
Batı Avrupa`nın yüzlerce kentine uzanmak gerekir. Diyelim ki „kahraman
mehmetçik“ bütün buralara kadar gitti ve PKK`nin işini bitirdi, olay kapanır mı?
Bu kaçincı „Kök kazıma operasyonu,“ bilen var mı? Türkiye, geçmişte de aynı
gerekçelerle ve aynı palavra kampanyalarla Güney Kürdistan`a karşı defalarca
saldırı ve işgal eylemleri gerçekleştirmedi mi? Onlardan bir sonuç elde edildi
mi? PKK bitirilebildi mi?
Beri taraftan bütün bu eylemlerin PKK tarafından gerçekleştirildiğinin
kanıtı ne? 83 yıllık T.C. tarihinin her gününde olduğu gibi bunları devletin
ilgili birimleri yapmış olamazlar mı? Hiç kuşku yok ki aynen öyledir. Bu eylemlerin bir tanesi PKK`ye
aitse on tanesi „derin devletin“dir. Kaldı ki Şemdinli olayları zaten bu
konudaki sis perdesini dağıtarak gerçeği açığa çıkarmış bulunuyor. O olayla
ilgili soruşturmayı yürüten Van Savcısı F. Sarıkaya tarafından hazırlanan
iddianame ile kamuyou bu gerçeği daha yakından öğrenme olanağına kavuşmuş oldu. Istaihbarat Daire Başkan
yardımcısı, sınırlardaki sızmalarla ilgili parlamento komisyonunun bir sorusuna
verdiği yanıtta „Hırsız evin içinde olduktan sonra kapının kilitli olmasının bir önem yok,“ demişti.
Üzerinde durduğumuz konuyla ilgili gerçek başka türlü nasıl ifade edilebilir
acaba?
Peki bir ülkede, bizzat devlet görevlilerince bu görüşler
ileri sürülüyorsa yapılması gereken nedir? Eger ülkede demokrasinin ve insan
haklarına saygının kırıntısı varsa derhal harekete geçilir, soruşturma açılır
ve olay her yönüyle açıklığa kavuşturulur değil mi? Ama söz konusu olan Türkiye
ise kurallar başka türlü işler. Çünkü Türkiye denilen diyarda bu tür suçları işlemek
değil, onların varlığından bahsetmek ve açığa çıkarmaya çalışmak suçtur.
Nitekim bu olayda da ölyle oldu. Kimse cesaret edip bahsi geçen general Büyükanıt`a
ya da G. Kurmay Başkanı`na olayın doğru olup olmadığını soramadı. Gizli el
derhal düğmeye bastı, „Türk Silahlı Kuvvetleri yıpratılmak isteniyor,“ diye bir
kampanya başlatıldı ve iddianameyi hazırlayan savcı ile Itihbarat Daire Başkan
Yardımcısı görevden alındılar. Şaibe altındakiler de her zamanki gibi „vatanı
ve milleti kurtarmaya“ devam ettiler, hala da ediyorlar. Tam da „Türk adaleti“
denilen „adalete“ uygun bir durum.
Neyse ki Şemdinli davasına bakan mahkeme hem o davada yargılanan
sanıkları suçlu bulup ağır cezalara çarpırtırdı ve hem de savcı Sarıkaya ıle Istihbarat
Daire Başkan yardımcısının söylediklerini haklı çıkartacak tarihi bir gerekçeyi
arşive kazandırmış oldu.
Gerçek şu ki „PKK terörü“ ve „şehit“ edebiyatı, bu işin
sadece bahanesı ya da görüntüsü. Söz konusu kampanyanın arkasında yatan temel
neden başkadır.
Asıl neden, Türkiye`yi zaptı-rapt altında tutan ırkçı-faşist
kliğin Güney Kürdistan`a yönelik hesaplarıdır. Onlar, Kürt halkının Kürdistan`ın
bu parçasında elde ettiği kazanımları
içlerine sindiremiyorlar. O nedenle de her ne şekilde olursa olsun orayı
sürekli gündemde tutmak, olanaklar elverdiği ölçüde huzursuzluk yaratmak,
tehdit etmek ve fırsat bulur bulmaz da işgale kalkışmak; asıl amaç budur.
Kuzey Kürdistan`da baskıları katmerleştirmek, Türkiye
genelinde muhtemel demokratik gelişmelerin önüne set çekmek ve bu arada AB
üyeliği rüyasına son vermek, de sahnelenmekte olan oyunun öteki temel
hedefleridir ki Kürdistan`ın güneyinin işgali dışındakı konularda esas
itibariyle başarıya ulaşmış sayılırlar.
„Terörle Mücadele Yasası“ adı verilen terör yasasının son
hali, hangi suçu işlerlerse işlesinler, ordu mensuplarını sorgulama yetkisinin
polisin elinden alınması gibi adımlar, AKP hükümetinin fiilen bittiğinin ve bir
emirber mangasına dönüştüğünün göstergeleridir.
Çok ürkekçe de olsa gidişata karşı çıkan yazı ve yorumlara
rastlansa da, basın asıl olarak kışla talimnamesi olma rolünü hakkıyla oynamaya
devam ediyor. Ölen gençlerin hayatı, ailelerin acıları bile savaş çığırtkanlığı
uğruna en rezilce yöntemlerle istismar ediliyor, malzeme olarak kullanılıyor.
Kürtlere yönelik yalan, hakaret, kin ve düşmanca kışkırtmaların ise sınırı yok.
Bu olay, kemalıstlerin Kürt düşmanlığının, nazilerin Yahudı düşmanlığını geride
bıraktığının çok açık bir göstregesidir.
Kanımca bu durum, Kürt sorunun çözümü ve Kürt-Türk ilişkilerinin
geleceği konusunda yeni degelendirmeleri gerekli kılıyor. Özellikle Kürt
yurtsever hareketi, bu güne kadar ki
kimi tezlerini gözden geçirmek durumundadır.
Kendi hesabıma şunu rahatça söyleyebilirim. Biz Kürtlerin
Türklere veremiyeceğimiz bir hesabımız olduğu kanısında değilim. Biz kimseyle
anlaşıp onların ülkesini paylaşmadık, işgal etmedik. Onların köylerini yakıp yıkmadık,
evlerini, hatta ormanlarını ateşe vermedik. Onları sürgünlere yollamadık,
dillerine kilit vurmadık, düşüncelerini zincire bağlamadık, kültürlerini ve
kimliklerini yasaklamadık, onlara işkene etmedik, en doğal ve sıradan talepleri
nedeniyle kendilerini zindanlara atmadık, idam sehpalarında sallandırmadık, yaşam
olanaklarını yok ederek açlığa mahkum etmedik, doğal kaynaklarını talan etmedik
vs. Ama T.C. yi kuran ve yönetenler 83 yıldır, günün 24 saatinde bize karşı
bütün bunları yapıyorlar. Bu süre içerisinde, onlardan görmediğimiz kötülük yok
bizim.
Bu 83 yıllık süre zarfında, Kürt halkı sürekli barış ve
özgürlük için çabaladı ama karşı taraftan hiç bir olumlu yanıt alamadı. Onun en
sıradan temel hakları için verdiği mücadele dahi sürekli olarak bölücülük, eşkiyalık,
haydutluk türü nitelendirmelerle nitelendirildi, baskı ve terörle yanıt
verildi.
Son gelişmeler bir kez daha ortaya koydu ki Türklerle
Kürtlerin birlikte yaşama şansları var
sayılmaz. Sayılmaz, çünkü Türk yöneticilerde uzlaşma, paylaşım, başkalarının
haklarına saygılı davranma kültürü mevcut değil.
Türklerin Önasya`daki bin yıllık tarihi, baştan sona işgal,
yağma, yakıp-yıkma ve soykırımlar tarihidir. Böyle bir tarihi ciddi bir eleştiri
süzgecinden geçıremeyen, başkalarına ait toprakları zapt etmeyi, onlara zulmün
her türlüsünü yapmayı kendisi için doğal bir hak olarak gören, hatta bunu şan, şeref
ya da kahramanlık şeklinde algılayan bir toplumun, çevresiyle barışık şekilde
yaşamakta zorlanması doğaldır. Türkler, sadece kendileri öldüklerinde ölümün acısını
hişediyorlar. Dikkat edin Kürt anne-babalar, çocukları yaşamını yitirdiği zaman
„barış olsun, kimse ölmesin“ diyorlar. Türk ane ve babalar ise tam tersine „kanı
yerde kalmasın“ türünden histerik gösterilerle intikam çağrıları yapıyorlar.
Birbirine zit yönde dönen iki ayrı düyanının insanlarıdır bunlar.
Bütün bu olanlara rağmen Kürt politik hareketinin önemli bir
bölümü bu güne kadar aynı devlet çatısı altında ve eşit koşullarda yaşamayı
savundu. Ben de, 30 yıldır Türkiye`de federal bir yapılanmayı öne çıkartan ve şiddete
baş vurmaya karşı çıkan bir politik çevreden gelen biriyim. Bu anlayışta olmam,
böylesi bir modelin her iki halk bakımından da yararlı olacağını düşündüğümdendi.
Fakat şimdi federal çözüme ilişkin görüşümü ciddi biçimde gözden geçirme gereği
hissediyorum. Çünkü böyle bir çözümüm gercekleşebilmesi için tarafların
bibirlerinin varlığına ve hak eşitliğine saygı göstermeleri gerekir. Oysa Türk
devleti, Kürtleri sindirme ve yok etme stratejisinden bir milim bile geri adım
atmış degil. O nedenle de ne sorunun varlığını kabul ediyor ne de onunla
ilgili kanuşmaya yanaşıyor. Toplum olarak Türklerin durumu da maalesef bundan
farklı değil. Ortalama bir T ürkün kafası, ortlama bir asker kafasıdır. Dikkat
edilirse Türklerin övündükleri ve güvendikleri kurumların başında sürekli ordu
geliyor. Türk toplumu, kendisi tarafından seçilen parlamentonun bile potin altında
ezilmesini alkışlayan bir toplumdur. Sözüm ona „çözüm“ arayışında olanlar bile,
dönüp dolaşıyor ve sonuçta önümüze bayat kemalist formülleri koyuyorlar.
Kendileri sıkı sıkıya sarıldıkları asgari temel hakların bile Kürt halkına tanınmasına,
bin bir dereden su getirerek karşı çıkmak, bunlar arsında bir gelenek halıni
almış. Düdük çalar çalmaz her kes ya pısıyor ya da „ulusal cepheye“, diger bir
deyişle “anti-kürt” cepheye koşuyor.
Türk aydınlarının ve sol kesimlerin, şu günlerde sürmekte
olan Lübnan`daki Îsrail operasyonlarına gösterdikleri tepkıye bakın ve bunu
Türk devletinin Güney Kürdistan`ı işgal çabaları karşısındakı tutumla karşılaştırın.
Arada var olan dağlar kadar fark, bu çevrelerin sahip oldukları çifte standardın
tipik örneğidir. Oysa dürüst tutum, kişinin, her kesten önce kendi devletinin
savaşçı politikasına karşı çıkmasını gerektirir. Türk sol ve aydın çevrelerde
bunu görebilyior muyuz?
Bunları yazarken, Türklerden kimse olumlu herhangi bir çaba
harcamadı demek istemiyorum elbet. Demokrasi ve insan hakları alanında mücadele
veren, Kürt halkına büyük destek sunan ve bunun için bedel ödeyen Türkleri ve
harcadıkları çabayı tabii ki gözardı edemeyiz. 12 Eylül öncesinde TÖB-DER`in,
son 20 yılda ise Insan Hakları Derneklerinin verdiği onurlu mücadeleyi kimse
görmezlikten gelemez. Ama ne yazık ki bu tür karşı duruşlar küçük grupları aşamıyor,
kitleselleşemiyor Türkler arasında.
Böyle olunca da Kürtlerin kardeşlik ve eşitlik üzerine
söyledikleri, tek yanlı bir aşk ilanından öteye geçemiyor.
Şu bir gerçek; Kürdistan sömürge statüsünün bile çok çok
gerisindedir. Kürt halkı, sosyal statü ve temel haklar itibariyle köle bile değil.
Günümüzde dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir devlet bir halka karşı böylesine
katı kurallara bağlanmış düşmanca bir politika gütmüyor. Yer küremizin hiç bir
parçasında işgal kuralları bu derece acımsızca uygulanmıyor. Kollektif ya da
toplumsal haklar bir yana, T.C. birey ya da tek-tek yurttaşlar olarak da
Kürtlerin temel haklarına saygı duymuyor. Buna, yaşama hakkı da dahildir.
Üstelik, “Güney Kürdistana” yönelik son
işgal hazırlıklarının da gösterdiği gibi kemalıstlerin Kürt düşmanlığı Türkiye
sınırları ile de sınırlı değil. Onlar, dünyanın neresinde olursa olsun,
“kürdüm” diyen her kese düşmanlar.
Böyle bir ortamda da Kürtlerle Türklerin aynı devlet çatısı
altında yaşamalarından bahsetmek havaya yazı yazmak gibi bir şey olur. Sizi yok
etmek isteyenlerle nasıl bir arada barınabilirsiniz ki?
Bu nedenle de bence Kürtler açısından bir starteji değişikliğine
gereksinme var. 83 yıldır adil, demokratik ve eşitliğe dayalı bir birliktelik
gerçekleştirilemediğine ve Türk tarafının böyle bir niyeti de olmadığına göre,
Kürt halkı olarak ayrılıp kendi devletimizi kurmaktan başka çıkar yol kalmıyor
bizim için. Diyeceksiniz ki eşit koşullara dayalı bir birlikteliğe bile yanaşmayanları,
ayrılmaya nasıl razı edeceksiniz? Doğrusu şu ki işi onların rıza göstremelerine
bırakacak olursak, hiç bir istemde bulunmamız gerekir. Çünkü onlar açısından en
sıradan bir hak bile devlet kurmak kadar büyük bir tehlikedir. Dolayısıyla da
sorunun çözümü, kendi gücümüze ve uluslararası koşullarin elverişliliğine bağlıdır.
Günün birinde böyle bir fırsat doğduğunda hiç değilse boş hayaller peşinde koşacağımıza,
sonuç alınabilir net bir çözüme yönelmiş oluruz. Kaldı kı bu, uluslararası hukuk tarafından da prensip olarak
bütün halklara tanınmış bir haktır. Konuyu bu çerçevde kamuoyunun
gündeminde tutmak, halkı bilinçlendirmek ve BM başta olmak üzere tüm uluslarası kuruluşlar ile demokratık ve
humaniter çevreleri göreve çağırmak çok önemlidir. Hangi yönden bakarsanız bakın;
T.C. nin Kürt politikası, BM Örgütünün soykırım için yaptığı tanımlamaya
uyuyor. Bu nedenle de bu örütten müdalede bulunmasını ve varlığı ileri derecede tehdit altında olan Kürt
halkını koruma altına almasını ısrarla talep etmemiz gerekiyor ki bu konuda asıl
yük, yurt dışında yaşamakta olan Kürtlere düşüyor.
Kürtlerin, kendi devletini kurmaları gereğini ısrarla ön
plana çıkartmak, Türk halkının ilerici
ve demokratik çevreleriyle dayanışma ve ortaklaşa mücadeleyi göz ardı etmek
anlamına gelmez elbet. Tersine bu, stratejik öneme sahip bir konu olarak
Kürtlerin gündeminde kalmaya devam etmeli. Türk halkindan yana şikayetlerimiz
olmakla birlikte ona karşi düşmanlık duygusuna her hangi bir şekilde göz
yumamayız. Eleştirilerimizin uygar ölçüler içerisinde, dostluğa ve barışa zarar
vermeyecek tarzda olmasına özen göstermeliyiz.
Ayrıca bu görüşü dile getirirken Taha Akyol giblerinin şantaj
olarak ileri sürdükleri gibi, etnik yönden homojen yani tekçi bir devleti kast
etmediğimizi de vurgulamak gerekir. Kürdistan de yaşayan ve Kürt olmayan
halklar, isterlerse, oranın özgür yurttaşları olarak yaşamaya devam edecekler.
Kürt devletinin yönetcileri de onların bu haklarına saygı duymak ve ülkenin yasal
sistemini buna göre kurmak zorundalar. Aynı şey elbette Türkiye`de yaşamakta
olan Kürtler için de geçerlidir.
Kürtlerin kendi devletlerini kurmaları, Türk halkı bakımından
da en akılcı, en yararlı çözüm yoludur. Bu, her şeyden önce Türkleri başka bir
ulusu ezme yükünden ve ezikliğinden kurtarır. Türkiye`de demokrasinin yerleşmesi
şansı bu günküyle karşılaştırılmayacak ölçüde artar. Kürt halkını baskı altında
tutmak için harcanan muazzam kaynaklar, kalkınmaya gidebileceği için Türk
toplumu gelişmiş uygar bir toplum haline gelme şansına kavuşmuş olur. Ama bütün
bunlar olmasa bile, kimsenin bizden köleliğe boyun eğmemizi istemeye hakkı
yoktur. Dilerız ki bu iş daha fazla kan dökülmeden, yeni acılar yaşanmadan,
uygarca bir tarzda gerçekleşsin. Çek ve Solavk halklarının yaptıkları gibi.
|