|
Şu anda Türkiye bütün cepelerde ateşkes ilan etti. Buna Kandil cepesi de dahil. Ülke, sadece Turban Meydan Muharebesine kitlendi. İnsanlar ikiye bölündü. Laik dininden olanlar “Türkiye laiktir, laik kalacak” naralarıyla savaş alanlarına saldırıyor. Diğer kesim “Türkiye müslümandır, Müslüman kalacaktır” deyip sessiz ve sakince hedeflerine doğru ilerliyorlar. Biz hep iddia ediyoruz; Türkiye bundan sonra Cemal Gürsel cuntası raporlarının sonuçlarını tartışacak. Gelin olacak genç kızın beline takılır gibi, Cemal Gürsel cuntası tarafından Türkiyenin beline yeşil bir kuşak takılmamış mıydı? 1970’den önce Türkiyede türbanı tartışan varmıydı? Buna o yılların bir öğrencisi olarak, başında eşarpla derse giren kız öğrencileri hatırlıyorum. Bu durumu hiç kimse de yadırgamıyordu. Hatta, daha önceleri Atatürkün eşi Latife Atatürk de köşkte başı örtülü dolaşırdı. Bu nedenle gazeteciler kamerasını kapıp, arkasından dolaşmazlardı.
2007 Nisan ayından beri Türkiye toplumu vatan, millet, bayrak ve cumhuriyet pompalarıyla şişirildi. “Yürüyün aslanlar, Kerkük üstüne” sloganları şişkinliği had safhaya çıkardı. ABD’nin izniyle Kandile yapılan hava saldırıları toplumun havasını biraz aldı. Bombalanan yerler, Kandildeki boşaltılmış alanlar da olsa, toplumun şişkinliğini biraz indirdi. Bu son turban operasyonu da topluma her şeyi unutturma operasyonu oldu. Baksana kimsenin aklında turbandan başka bir şey kalmadı. Zaten Kenan Evren cuntası, toplumsal kafalarda ikinci şeyi koyacak yer de bırakmadı. Toplumsal beyin de tek hücreli olunca, ikinciye yer olmuyor. Her şey ya özgür, ya da mahkum.
Siyasi aktörler de böylesi lüzumsuz işlerde, siyasi post çıkarmaya çalışıyor. AKP ve MHP, tamam kızım sen okulunda başına mendilini bağlayabilirsin. Ancak şimdilik eski Hava Kuvvetleri Komutanı General amcanın tarif ettiği gibi. Yani çene altında düğüm olacak. Baykal bağırıyor, “Atatürk buna karşı olduğu için ben de karşıyım” diyor. Allah mustahakkını versin. Atatürk zamanında turban tartışması bile yoktu. Bunu nereden çıkarıyorsun? Bununla hızını alamıyor, “Turban ithal bir üniformdur” diyor. Saçmalama Baykal, senin sırtındaki elbise, boynundaki kravat da dedenin icadı değil, o da ithal bir üniform değil mi? Senin ilin Antalya sahillerinde bayanların giydiği mayo, bikini ve tanga da ninenin icadı değil, ithal bir üniformdur. Kısacası, siyasilerde her zaman olduğu gibi, bu seferde lüzumsuz şeyler üzerinde lüzumsuz bir söz düellosu tutturmuş gidiyorlar.
Ülke bugüne kadar Kürdlere karşı savaşta 300 milyar dolar harcamış. Türkiyenin 237 milyar dolar dış borcu, bir o kadar da iç borcu var. Bütçenin yarısı borç faizlerine gidiyor. Washington nezle, öyleyse Türkiye zatüryeye yakalanacak. İşsizlik büyüyor, çalışan emeğinin karşılığını alamıyor, ekonomik kriz kapıda. Hiç kimsenin umurunda değil. Bugünlerde kiminin başında turban, kiminin de başının içinde turban var. Uçaklar Kandili de bombaladı. Gerisi vız gelir.
Peki, Türkiye laik midir? Kesinlikle hayır. Laik devlet, inanç karşısında tarafsız olan devlettir. Mustafa Kemal; padişaha bağlı şeyhulislamlığı kaldırdı, yerine kendisine bağlı Diyanet İşleri Başkanlığını kurdu. Bugün Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, şeyhulislamın görevini sürdürmektedir. Devlet adına Kuranla ilgisi olmayan fetvalar veriyor. Mesela, PKK devlete karşı savaştığı için, PKK’li militanların cenaze namazını kılmak caiz değildir diyor. Sayın Bardakoğlu, sen unutmuş olabilirsin, ama biz unutmadık. Mustafa Kemal, Osmanlı subayı idi, ama Osmanlıya karşı savaştı. Sana göre Mustafa Kemalin cenaze namazı kılınır mı? Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile, Şeyhülislam Ebu Suut arasında ne fark var? İsimleri değiştirmekle gerçekleri değiştiremezsiniz. Dünyada bir tek laik devlet var, o da Hindistandır. Çünkü dünyadaki bütün inançlar, Hindistanda bir arada yaşar. Hiçbir din grubunun Hindistan diye bir devleti yoktur. Hiçbir din adamı maaşını devletten almaz. Hiçbir din adamını devlet yetiştirmez. Hiçbir dini mabedi devlet yapmaz. Hiç bir dini mabedin elektriğini, suyunu devlet ödemez. Din İşleri Başkanlığı diye bir kurumları olmadığı gibi, Ali Bardakoğlu diye bir başkanları da yoktur. Kısacası, Hindistan devleti vatandaşın dinine karışmaz, sadece denge unsurudur. İşte bu nedenle, dünyadaki tek laik ülkedir. Anayasasında ve yasalarında da laik olduğunu söylemez. Peki, Türkiye neden hep laikliği sakız gibi ağzından düşürmez? Çünkü bu konuda samimi ve dürüst değil.
Şimdi gelelim sözün özüne. Türkiyeyi 40 yıl yönetmiş, postuna sığmayasıca Süleyman Demirel diyordu ki; “Türkiye nüfusunun %99’u müslümandir.” Peki, nasıl oluyor da bu kadar müslümanın yaşadığı bir ülkede Müslümanlar, türbanı bağlama özgürlüğünü savunuyor? Burada kafaları karıştıran bir durum yok mu? Normal olarak bunun tersi olmalıydı. Yani, turban takmama özgürlüğü savunulmalıydı. Laik dininde olan insanlar, sizlerin kadın-erkek birlikte tanga ile denize girip, içki sofralarında alkol içme özgürlüğü ne kadar lüzumlu ise, başkalarının da inançlarına göre yaşama hakkı olduğunu unutmayın. Birinin özgürlüğü, diğerinin özgürlük sınırına kadardır. Kim bu sınırı aşarsa, tecavüz sayılır, burada hukuk ve savcılar devreye girer. Tabii ki, Van savcısı gibi, hazırladığı iddianamesinden dolayı aforoz edilmemek şartıyla. Savcıların savları orduya karşı darbe sayılmamak şartıyla. Devletin görevi, tarafsız işleyen bir hukuk ve uygulamaların gözcülüğünü yapmaktır. Özellikle inanç konusunda devlet taraf olamaz. Bu durum başta uluslar arası hukuk olmak üzere, bütün vicdani ve insani yasalara aykırıdır. Cumhuriyet döneminden beri devlet, İslam ve Hanefi mezhebine taraf olmakla suç işliyor.
Turban, İslami bir örtünme değil, geleneksel bir örtünmedir. Kuran da diyor ki; “Başörtünüzü göğüslerinizi kapatacak şekilde aşağıya kadar indirin, ayaklarınızı yere vurmayın.” Burada yoruma yer bırakmayacak çok açık bir şekilde, İslam öncesi de Arap Yarımadasında kadınların başörtüsü taşıdıkları kesin. O dönemde sadece kadınlar değil, erkekler de sıcaktan korunmak için başörtüsü taşıyorlardı. Bu örtünme şekli bugün hala devam ediyor. İkinci bölüm yani; “ayaklarınızı yere vurmayın” kısmı günümüzün konusu olmasa da, açıklamak gerekiyor. İslam öncesi Araplarda kadın ve erkek çıplak dolaşırdı. Kadınlar ayak bileklerine zilli bir bilezik takar, yanından geçen erkeğin dikkatini çekmek için ayağını yere vurarak ses çıkarırdı. Kadının göğüslerini açık tutması ve ayağını yere vurarak dikkat çekmesi caiz olmadığı söyleniyor.
Eğer bazı Müslümanlar, geleneksel başörtüsünün adını değiştiriyor, bunun da İslami bir gerekçe olduğunu söylüyorlarsa, bu savlarında samimi değiller. Eğer laik dininde olanlar, arena boğası gibi her İslami görüntüye saldırıyorlarsa, bunlar da saçmalıyorlar. Kadınlar için asıl İslami örtünme, burnunun ucundan ayaklarının ucuna kadar olan örtünmedir. Bu da birinci derecede erkek akrabalarının dışındaki erkeklerin bulunduğu bir ortamda yapması gerekiyor. Kuran aynen böyle buyuruyor. Bu konuda laik dindarlar saçmalıyor, Müslüman dindarlar da samimi değil.
İslami örtünmeyle veya başörtüsüyle de olsa, müslüman bir bayanın toplum içerisinde olmaması gerekiyor. Bir Üniversite anfisinde, her dilde, her dinde ve hatta her milletten erkeklerin bulunduğu bir ortamda, müslümanım diyen bir kadının ne işi var? Yahut ta aynı insan topluluğuna, Müslüman profesör bir bayanın ders vermesi caiz midir? Buna Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu nasıl bir fetva verir? Laik dininde olanlar bu konuda ne düşünüyor? Bundan bir süre önce binlerce insan yollarda türbansızlığın günahını çıkardı. 2 Şubat 2008 günü on bin kadar laik de, Kabeleri Anıtkabire gitti, türbanlı olmanın günahını çıkardı. Bunların birbirinden farkı ne? Bunların yaptıkları toplumu germek, kutuplara ayırmak ve enselerinde boza pişirmektir.
Özellikle Cemal Gürsel cuntasından sonra İslam, Türk ulusalcılığının oyuncağı haline geldi. İslam Hilafetinin kaldırılmasıyla, İslam sahipsiz kaldı. Mecburi din dersleri, imam hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri gibi eğitim sistemi, islamı Türk ırkçılığının emrine sokan bir sistemdi. Bununla birlikte Atatürk’ün oluşturduğu Diyanet İşleri Başkanlığı, ırkçı fetvalarla bu işi iyice çığırından çıkardı. Bugün Türkiye, dünyada dinin en çok tartışıldığı bir ülkedir. Hani Türkiye laik bir ülkeydi? Dinle alakası olmayan çok sayıda fetvacı kurum ve şahsiyetler var. Bunların hepsi devletin koruması altında. En çok da bunlar işi karıştırıyorlar.
Her insanın dilediği bir inancı seçme ve buna uygun yaşamaya hakkı vardır. Devlet buna karışamaz. Eğer ülkede dini tartışma konusu olmaktan çıkarmak istiyorsak, her birey diğerinin özgürlük sınırına saygılı davranmalıdır.
El Ezher Üniversitesi merkezli, İslam hilafeti yeniden kurulmalıdır. Böylece bütün İslami fetvalar tek elden çıkmış olur.
Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır. Din adamları devlet memuru olmaktan çıkarılmalıdır. Her dini cemaat, kendi din adamını kendisi yetiştirmeli ve finanse etmelidir.
Bugün var olan din dersi mecburiyeti, imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi eğitim sistemine son verilmelidir.
Her cemaat dini mabetlerini kendisi yapmalı, onarmalı, elektrik, su gibi giderlerini kendisi ödemelidir.
Devletin yönetim kadroları, her inançtan insana açık olmalıdır.
Yukarıda saydıklarım, Turban Meydan Muharebesi için, bir barış senedi olabilir. Ben başörtüsü özgürlüğünü sonuna kadar savunuyorum. Acaba, başörtülü bir insanımız camilerin elektrik ve su faturalarının ödenmesi konusunda ne düşünüyor? Bir ateistin bu faturaları ödemesi dinen caiz midir?
Sonuç olarak Türkiye toplumunda, fikirsel doku uyuşmazlığı, hastalığı var. Bu hastalığı da insanlar, Cemal Gürsel Cuntasının beyinlere enjekte ettiği bir virüsten kaptı. Çok kötü bir hastalık. Kimsenin gözü diğerini görmüyor. Bu ülkede herkes, sanki sadece kendisi ve özgürlükleri sorunmuş gibi davranıyor. Böylece herkes birbirinin özgürlük alanına tecavüz ediyor. Herkes boynuna ben haklıyım yaftasını takmış dolaşıyor. Bu işi biraz da derin devlet karıştırmıyor mu? Hani, Ergenekoncular içerde de onun için aklıma geldi.
Şubat 2008
|