Ey ahali duyduk duymadık demeyin, devleti şahanemiz
Kandil Dağı'na operasyon düzenleyecektir. Haydi canım sende, operasyon böylemi
yapılır.? Bu iş için 300 bin asker altı ay önce sınıra yığıldı. Bu yığınağın asıl
amacını çarpıtmak için, bahane aranıyor. Yoksa askeri operasyonlar, eğer sonuç
almaya yönelikse gizlilik içerisinde yapılır. Yoksa önceden böyle davul çalınarak
operasyon ilan edilmez. Önceden ilan edilmiş bu operasyonun içinde, mutlaka bir
alicengiz oyunu olsa gerek.
Günlük gazetelere baktığımızda, hükümet kararını almış,
askerlere gereken talimatı vermiş. ABD ve Irak Büyükelçileri çağrılmış ve kendilerine
gerekli nota verilmiş. Asker her an düğmeye basabilirmiş. Sınırdaki askerler
postallarını çıkarmadan uyuyorlarmış.
Muhalefetise; „Haydi aslanım göreyim seni“
deyip, Başbakanı provake etmeye çalışıyor. Vatandaş da iktidar-muhalefet işbirliğine;
„işte milli birlik böyle olur“ deyip alkış tutyor ve savaş tamtamları çalıyor.
Savaşkolik bir toplumun tipik bir örneği sergileniyor. Güç gösterisine
meraklı, güçsüz bireylerin oluşturduğu bir toplumdan beklenen de bu olsa gerek.
Işsizlikten ve geçim sıkıntısından dem vuran insanlar, şimdi de savaş naraları
atıyorlar. Acaba savaş yıkıntılarını kaldırmak için işçi lazım olacak diye mi
seviniyorlar? Yoksa savaşta kendilerini neyin beklediğini bilmeyecek kadar
cahil mi kalmışlar?
Gelin hep birlikte Büyük Ortadoğu Projesi’nin önemli
bir parçası olan Türkiye’nin hazırladıği senaryoya bir göz atalım. Bir Mart
tezkeresiyle şansını tamamen kaybeden Türkiye, şimdi bir taş ile iki kuş
vurmaya hazırlanıyor. Birincis Kandil Dağını
gerekçe göstererek, Güney Kürdistanı işgal etmek. Nasıl olsa ABD askerleri
güneyde Araplarla uğraşıyor. Tam da Kuzey Iraka girme zamanıdır!
Ikimcis; Lübnan’dan sonra sırasını bekleyen Suriye'ye bir müdahale
olursa, ABD ve Peşmerge güçlerini oyalamak. Peki ABD bunu yutar mi? Hayır
yutmaz, çünkü ABD Ankara Büyükeçisi Sayın Ross Wilson gereken cevabı verdi.
Bana göre de Türkiye’nin hazırladığı bu büyük
senaryoyu gerçekleştirmeye ne siyasi ne de ekonomik olanakları yeterlidir. Umarım
hükümeti içine alıp boğacak bu harekette, Başbakan muhalefetin provakasyonuna
gelmez. Ayrıca Başbakan Güneydeki Kürtlere saldırmaya hazırlanırken, kendi
vatandaşı olan Kürtleri de hesaba katmak mecburiyetinde.
Gazetelerde 160 Köy koruyucusunun kardeşleriyle savaşmak
istemedikleri için silah bıraktıkları yönündeki haberleri okuyoruz. Üretimi
ithalatı, ihracatı ve turizmiyle düşündüğümüzde, böylesi büyük bir senaryoyu
gerçekleştirmek akıl karı değil. Çünkü Türkiye hala kendi Kürtlerine karşı savaşta harcadığı 150 Milyar Dolarin acısını yaşıyor.
Israil'e gelince, Hizbullah ve Hamas illegall örgütler
olarak, Israil’e karşı sayısız eylem yaptılar. Özellikle sivil hedeflere
yönelik yaptıkları eylemlerin hepsini de üstlendiler. Hamas’ın Pazar yerlerine,
otobüslere ve okul kantinlerine yaptığı canlı bomba eylemleri, hala hafızalarda
yerini koruyor. Şimdi de Hamas seçimle iktidara geldi ve Filistin’i yönetiyor.
Devlet yönetme kurallarına göre hareket etmesi gerekiyor. Maalesef bunu yapacağına
iki Israilli askeri öldürüyor, birini de kaçırıyor. Karşılığında ise, Israil
hapishanelerindeki bin Filistinli mahkumun serbest kalmasını istiyor.
Bunu Filistinin seçilmiş hükümeti olan Hamas Partisi
yapıyor. Buna karşılık Israil hükümeti, Filistine saldırıyor, bakan ve
milletvekillerini tutukluyor, karşılığında ise, Israilli askerin serbest bırakılmasını
istiyor. Arkasında Lübnan’da üstlenmiş Hizbullah harekete geçiyor. 2000 yılında
Lübnan işgaline son vermiş ve kendi sınırları içine çekilmiş, Israilin elindeki
bir sınır karakolu, Hizbullah’in saldırısına uğruyor. Sekiz Israil askeri
öldürülüyor ve dördü de rehin alınıyor. Karşılığında Israil’in elindeki bütün
Filistinli bakan, milletvekili ve hapishanelerdeki 1000 mahkumun serbest bırakılması
isteniyor. Israil de gücünü kullanarak,
Hizbullah’ın mevzilerine ve yerleşinm yerlerine bomba yağdırıyor. Karşılıklı
roket saldırıları sürerken, arada savaş taraftarı olmayan siviller ölüyor ve
yerleşim birimleri yok oluyor.
Türk yetkilileri diyorlar ki, „bu saldırı karşısında
susan dünya, benim de Kürdistana saldırımı görmemezlikten gelsin. Geçmişte bize
karşı anlayışlı davranıyorlardı, şimdi neden davranmasınlar?
Bir kere şu bilinmeli ki soğuk savaş dönemi sona erdi.
Türkiye de artık Batı’nın yaramaz ve şımarık çocuğu değil. Ayrıca Israil’in bu
saldırısı karşısında Ürdün, Mısır ve Suudiler başta olmak üzere bütün Arap
ülkeleri suskun. Çünkü bütün Arap yönetimlerinin Hamas ve Hizbullah gibi
illegal örgütlerle sorunu var. Bu örgütler sadece Iran ve Suriye’nin desteğini
alıyorlar. Hamas’ın ve Hizbullah’ın merkezleri Şam’da. Israil’in Hizbullah’a
karşı başlattığı bu kovalamaca, Şam’ın kapılarına kadar devam edecek. Işte
Türkiye’yi en çok da raharsız eden bu kovalamaca. „Acaba bunu engelleyebilir
miyim?“ hesabını yapıyor.
Ancak yanlış hesap Kandil Dağından dönecektir. Bundan hiç kimsenin
kuşkusu olmasın. Çünkü Israil bu işte yalnız değil. Arkasında ABD ve AB var. Diğer
Arap ülkeleri de susarak Israil’e desteklerini sürdürüyorlar. Hani kaçan balıki büyük olur
derler ya, gerçektende Türkiye’nin 1 Mart tezkeresinde kaçırdığı fırsat çok
büyüktü. Onu bu küçük hesaplarla
yakalamak çok zor.
Türkiye son 20 yılda Güney Kürdistana yüzlerce operasyon düzenledi,
hepsinin sonu fiyasko. Uçaklar Diyarbakır’dan havalanıyor, ama haber jetlerden
önce Kandil Dağına yetişiyordu. Jetler de beraberlerindeki bombaları, sıcak çay
dolu çaydanlıkların üzerine bırakıp geliyorlardı. Çünkü haber önceden alınmış,
kamplarda insan kalmamıştı.
Ecevit başbakanlığı döneminde yani 1999’da, „Türkiye,
bugüne kadar savaşa tam 120 milyar dolar
harcadı“ diyordu. Bugüne kadar da 30 milyar dolar daha harcadıysa, toplam 150 milyar
dolar demektir. Işte bu paralarla bugüne
kadar sadece sıcak çay dolu çaydanlıklar bombalanıyordu. Her operasyonun sonu
bir fiyasko muydu, yoksa bir oyun muydu? O da meçhül.
Ortadoğuda siyaset bir cadı kazanı gibi kaynıyor.
Devletlere bağlı örgütler(istihbarat) ve devletlerin güdümündeki illegal
örgütler bu bölgede dans ediyorlar. Herkesin birbirinden haberi var. Ençok
haberi olan da büyükleri. Yani Türkiye tezini ileri sürerken CIA’nın hiçbir şeyden
haberinin olmadığını mı sanıyor? Yoksa MOSAD’ın bölgeden ve ilişkilerden
yoksun olduğunu mu düşünüyor? Eğer gerçekten Erdoğan böyle düşünüyorsa, durumu
son derece vahim.
Bir kere bütün illegal örgütler, silahlarını istihbarat
örgütleri aracılığıyla veya onların adamları vasıtasıyla temin ederler. Çünkü
silah fabrikaları üretikleri her silaha bir seri numarası verirler. Bu silahların
kimlere satıldığı fabrika arşivlerinde mevcuttur. Bir de devletlerin izni
olmadan, silah üreticileri rast gele silah satamazlar. Böylece illegal
örgütlerin istihbarat örgütleriyle bir göbek bağı oluşur. Istihbaratçılar için
hiç bir zaman illegal örgüt yoktur. Illegal örgütlerin saklı yanları varsa, o da
hiçbir şeyden haberi olmayan zavalı halk içindir. Bu nedenle devletlerin
illegal örgütlere karşı yürütükleri mücadele, abartıldığı gibi zor bir iş değil.
Bilindiği gibi daha önce Israilli pilotlar Filistin sokaklarında seyir halinde
olan Hamas’ın lideri Şeyh Yasin’in arabasını bir roketle havaya uçurdular ve Şeyh
Yasin’in koruması ve şöförü yaşamını yitirdi. Bu da gösteriyor ki, Israil Hamas’ın
ve Hizbullah’ın ve diğer illegal örgütlerinin her sırını en ince teferuatına
kadar biliyor.
Türk medyasında PKK’nın
450 kişilik üst yänetici kadronun isim ve resimlerinin mevcut olduğu yazılıyor.
Bu da gösteriyor ki MIT, PKK’nın herşeyinden haberdar. Sadece MIT değil, bütün
istihbarat örgütleri de bunları çok iyi biliyor.
Bu ilişki ağı içerisinde, olaya baktığımızda Türkiye,
Kürdistana topyekün bir saldırıda bulunamaz. Bunun için Türkiye BOP projesine
müdahale etmeye kalkışırsa Israil, ABD ve AB’yi ve de herşeyden önce kendi Kürtlerini hesaba katmak zorunda.
Ekonomik durumu, üretimi ve turizm gelirleri bu yükü kaldıramaz. Türkiye’nin
sadece 20 günlük petrol stoku var. Bu bile başlı başına bir sorun. Muhalefet
tamtamlarını çalarak Başbakanı savaş meydanına cağırıyor. Sanıyorum Erdoğan da
muhafızlarının kendisini bir kuyuya atmaya çalıştıklarının farkındadır. Çünkü yıl
1974 değil, Türkiye’nin arkasında NATO yok. Ahmedinecad ve Beşar Esad’ın isteği
ve desteği bu iş için yeterli değildir.
Peki ne olur? Bu kadar yığınak, bu kadar hengame boşa mıydı?
Hayır boşa gitmez. Herzaman olduğu gibi Diyarbakır ve Malatya’da jetler kalkar,
Kandil Dağındaki sıcak çay dolu çaydanlıkları bombalarlar. Medya da, „Kandil
Dağında bir kamp yerle bir edildi“ diye manşet atar ve sorun da böylece geçiştirilmiş
olur.
Muhalefet, her ne kadar sorunu iktidarın beceriksizliği
olarak gösterse de bu doğru değildir. Sorun Kandil ve ya Gabar Dağları da değil,
hatta PKK sorunu da değil. Aslında sorun bir bütün olarak Kürt sorunudur. Sorun,
1924 Anayasasıyla başlamış cumhuriyetle yaşıt bir sorundur. Bu sorun için
bugüne kadar operasyonlar yapıldı, darağaçları kuruldu, acılar yaşandı ve gözyaşları
döküldü. Ama yine de günümüze kadar geldi. Uyduruk bir Kandil Dağı
operasyonu ile de çözülmeyecektir.
Kürt sorunu hükümetlerin de sorunu değildir. Bir devlet
sorunudur. Kandil Dağına asker göndirileceğine, devlet erkani 860 rakımlı Çankaya
tepesinde bir araya gelsin, hak eşitliğine dayalı adil ve demokratik bir çözüm
ortaya koysun. Kürt sorunu ancak böyle çözülür. Böylece de Türkiye’nin birikmiş
bütün sorunları kendiliğinden çözüm yoluna girer.
Vatandaşlar savaş tamtamları çalacağına,
devlet erkanını Çankaya tepesinde toplanmaları için baskı yapsın. Böylece ne
savaş ne acı ne de gözyaşı olur. Çünkü sorun Kandil Dağında degil, 860 rakımlı Çankaya
tepesindedir.
Kandil dağı Türk topraklarının dışında, halbuki Kürt sorunu Çankaya’nın
tepesindedir.
Temmuz 2006
|