|
Osmanlı hanedanlığına karşı, yeniçeri torunu Paşalar son bir kazan kaldırdılar ve 23 Nisan 1923 de Cumhuriyeti ilan ettiler. 13 Ekim 1923 te Ankara Başkent oldu. Bu Yeniçeri torunu paşalar hiçbir cephede Emperyalizme karşı savaşmadılar. Yaptıkları tek şey kürd halkının Musul, Urfa, Antep, Maraş ve Sivas’ta Antiemperyalist mücadelesinin üzerine oturdular. Cumhuriyeti ilan ettikten sonra, 1924’te yeni bir Anayasa hazırladılar. Bu Anayasa ile başta Kürdler olmak üzere, diğer bütün halkları inkâr ettiler.
Kürdler bu inkara karşı, hemen 1925 te şeyh Sait önderliğinde itiraz etti. Arkasından Zilan, Sason, Ağrı ve Dersim olmak üzere tam 16 ayaklanma oldu. Mustafa Kemal İngilizlerle olan iyi ilişkilerini de kullanarak, bu ayaklanmaları şeriat özlemli ayaklanmalar olarak gösterdi ve kanla bastırdı. Yüz binlerce kürdü katletti, On binlerce köy yakıldı ve Milyonlarca insan sürgüne gönderildi. On binlerce Kürdü hapishanelerdeki kötü koşullardan dolayı yaşamını yitirdi. Önderlerin kiminin yaşını büyütülerek, kiminin yaşı küçültülerek, bir gecede yargılandı ve infaz edildi. İnfaz için bölge Komutanlarının imzası yeterliydi. Karara temyiz hakkı yoktu. Mesela Seyit Rıza ve arkadaşlarını infaz eden timin başında olan, İhsan Sabri Çaglayangil, bölge komutanını boş kâğıdı imzalayıp ellerine verdiklerini ve daha sonra bu kağıdı hâkim doldurduğunu ve aynı gece Seyit Rıza ve arkadaşlarını infaz ettiklerini hatıralarında yazıyor.
Mustafa Kemalin partisi CHP, birkaçı hariç Kürd illerinin çoğunda örgütlenme ihtiyacı bile duymamıştır. Osmanlı Paşaları buralara Milletvekili olarak atanıyordu. Böylece Kürdler siyasetten dışlandı.
Devrim olarak sunulan Mustafa Kemal Yasakları, Kürdlere eksiksiz uygulandı. Zaten savaş alanına dönen Kürdistan; Kürdler için artık bir cehenneme dönüşmüştü. Özellikle birleştirilmiş eğitim sistemi adı altında, Kürdce eğitim yasaklandı, Türkçe eğitimde yapılmadı. Gericilik yuvası olarak adlandırılan, Medreselerin yerine imam hatip okulları açılıyordu. Şeyhülislam kaldırılmış yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş. Resmi Dairelerde Kürdce konuşmak yasaklanmıştı. Kılık kıyafet yasağından dolayı, Kürdler büyük bir baskı gördüler. Yeni kıyafetler ve fötr alacak paraları olmadığı için, şehirlere bile gelmemeye başladılar. Aramalarda evlerinde bulunan Arap alfabesiyle yazılı olan kitapları okumasınlar diye yakıldı. Daha kısa bir süre önce, Mustafa Kemal Erzurum ve Sivas toplantılarında Kürdlere verdiği sözü çoktan unutmuştu.
Nasıl olsa, Osmanlı Paşaları hanedanlığa karşı kazan kaldırmış, hanedanlığa son vermiş, gayri Müslimleri temizlemiş, artık Kürdlere ihtiyacı kalmamıştı.
Şimdi ise sıra Kürdlerde. Ama Kürdler bunun farkında bile değillerdi. Hala da farkında olduklarını söyleyemeyiz.
Anakaranın Kürdleri yok etme çalışmaları, 1939’a kadar sürdü. Tam bir soy kırım çalışmalarıydı. Daha önce aynı yöntemle, Pontus Rumları ve Ermenilerden kurtulmuşlardı. Şimdi sıra Kürdlerde. Kürdlerin imdadına ikinci dünya savaşı yetişti. 1 Eylül 1939 da Almanların Polonya ya saldırması, deyim yerinde ise Kürdlerin imdadına Hızır gibi yetişti. Almanların cephesinde savaşa katılmayı kabul eden İnönü, kendi Kürdleriyle hoş geçinmenin yollarını aramaya başladı. Arka arkaya aflar çıkardı. Hapishanedekiler çıkıyor, sürgüne gönderilenler geri dönmeye başladı. Hatta İnönü katlettiği Kürdlerin çoğunu askere çağırdı. Bu da utanmazlığın en büyüğüydü. 15 yıldan beri vatan hainidir diye inkâr etmeye çalıştığı Kürdlere şimdi vatanı koruma görevi vermişti. Bu travmayı çözecek bilim hala gelişmiş değil. Dersimde Alevi oldukları için insanlar katledilirken, kimi Ders im’li dedelere, şecereler imzalayıp veriliyordu.
İkinci dünya savaşında, Ankara’nın Almanların yanında yer aldığını söyledim. Aslında bu bir yazı konusu, ama bunu biraz açmakta yarar var. Alman orduları Yunanistan ı işgal etti. Meriç nehrinin Doğusuna geçmedi. Buradan Kuzeye dönerek, Balkanlardan Rusya’ya saldırdı. Hâlbuki İstanbul a gelip savaş karargâhını burada kursaydı, işi daha rahat olurdu. Akdeniz den Beyrut a çıkarma yaparak, Suriye, Irak ve İran üzerinden geçerek, Kafkasya dan Ruslara saldırdı. Bu saldırı Anadolu ve boğazlar üzerinden olsaydı, daha makul askeri bir strateji olurdu. Türkiye den korktuğu için böyle davranmamıştır. Türkiye ile gizli bir ittifakı olduğu için bunu yapmıştır. Neydi bu gizli ittifak? Türkiye savaşa girmeyecek, savaş alanı olmayacak, savaşan Alman ordusuna, yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyacını üretecek.
Yeniden konumuza dönersek, daha kısa bir süre önce sürgünden dönen, hapisten çıkan Kürdler şimdi sınır nöbetindeydi. Vatanı ve namusu koruyorlardı. Onlara göre askerlik ocağı Peygamber ocağıydı. Ümmeti Muhammet için bu kutsal görev yapılmalı ve gâvurlara karşı bu kutsal vatan korunmalıydı. Vay zavallı Kürdler vay!... Muhammed in Kürdlerden başka ümmeti yok mu?
Bu kaçıncı hata, bu hatalar daha ne kadar devam edecek?
Savaşı bitmesiyle birlikte, batıda yeni kurumlar oluşmaya başladı. Türkiye bu kurumlara üye olabilmek için çok partili sisteme geçme mecburiyeti vardı. Böylece İnönü de çok partili sisteme geçmeye karar verdi. Bu görevi eski ve güvendiği arkadaşı olan Celal Bayar a verdi. Ancak geçmişe dokunmama ve devri sabık yaratmama şartıyla. Celal Bayar Adnan Menderes ile CHP den ayrılarak bir gurup arkadaşlarıyla birlikte DP kurdular. 1950 seçimlerinde partinin sloganı “Jandarma zulmüne son” oldu. Buda bütün Kürdlerin 1950 -1954 -1957 seçimlerinde DP oy vermeye neden oldu. 27 Mayıs 1960 da Cemal Gürsel cuntası yönetime el koydu. Darbeciler Menderes, Polatkan ve Zorluoğlu’nu idam ettiler. Darbeden önce 1000 Kürd aydını gözaltına almaları gerekiyordu. Menderes hükümeti 49 kişiyi gözaltına aldı. Darbeden hemen sonra 534 şeyh ve ağa, Sivas’ta gözaltına alındı. Menderes hükümetine karşı yapılan darbede ilk iş olarak Kürd ağa ve şeyhleri gözaltına alınıyordu.
On yıllık menderes hükümetleri döneminde, oy hesapları ve seçimler nedeniyle, Ankara yönetiminin vidaları iyice gevşemişti. Yeniden bir rektefeden geçmesi gerekiyordu. Birde soğuk savaş dönemi ve Türkiye’nin batı ittifakı içerisinde olması, bu rektefeyi kaçınılmaz kılıyordu.
Cemal gürsel cuntası, ilk iş olarak bilim adamlarını topladı. Öncelikle yeni bir devlet ideolojisi hatırlanmaktaydı. Bunun adı da Kemalist ideoloji olmalıydı. Temel ilke Anadolu da yaşayan herkes Türk, Müslüman ve Hanefi idi. Aksini iddia etmek suç sayılmaktaydı. Buna uygun bir Anayasa hazırlanmalıydı. Bu Anayasa, çağdaş medeniyet hedef alınırken, Türk işçi sınıfına geniş haklarla sendika kurma hakkı getirildi. Diyanet İşleri Başkanlığı güçlendirildi, kapatılan medreselerin yerine, imam hatip okulları ve bölge yatılı okulları açıldı. Kürdlerin Türkçe öğrenmeleri için Kürdistan da okullaşma seferberliği başladı. Görünürde demokratikleşmenin önü açılmış gibi görünüyordu. Bütün faaliyetler Türkleşmek için serbestti, bunu dışında her şey yasaktı. Hatta Türklüğe hizmet ettiği sürece tarikatlar bile serbestti. Tarikatlar eliyle, camii yapma seferberliği başladı. Başta devlet yöneticileri olmak üzere, herkes yaptığı ve söylediği her şey Mustafa Kemal’e atfen olmalıydı. Böylece Mustafa Kemal’e ait olduğu söylenen sözler neredeyse hadis gibi kabul görmeye başladı. Bu uydurma sözlere itiraz edenler cezalandırıldı. Yeni Anayasa ile Mustafa Kemal koruma altına alındı. Şu anda Anayasanın korunması altında olan tek liderdir. Mustafa Kemal’i sevmemek suç ve ağır cezalar getiriyor.
Kısacası Cemal Gürsel Cuntası, Kemalist ideoloji yarattı. Buna göre; devlet vatandaşın, ama vatandaş devlet için vardır. Devlet her şeyin üstündedir. Bu olağanüstü kudreti yaratan tek kişide, olağanüstü güç ve becerilerle donatılmış Mustafa Kemal’dir. Buna itiraz etmek suçtur. Cemal Gürsel Cuntasından itibaren, Mustafa Kemal’in ruhu devleti yönetmeye başladı. Her yönetici onun inayetiyle görevini yapıyordu, yoksa kendisi bir hiçti.
Yeni Anayasanın getirdiği hava sonucu sendikalar işçi sınıfı partisini kurmaya çalıştı. Ama aralarında partiyi yönetecek kimse yoktu. Burjuva ve aristokrat kırması Mehmet Ali Aybar’ı buldular. Aybarın başkanlığında Türkiye İşçi Partisini kurdular. Tip’in herkes anadilini konuşabilmeli ve toprak reformu talepleri, işçi sınıfından ziyade Kürdlerin dikkatini çekti. O dönemde sınırlı sayıda var olan Kürd aydınları TİP’E destek vermeye başladı. TİP bir dizi doğu mitingleri düzenledi 1965 seçimlerinde, çoğu Kürd bölgesinde, TİP 16 milletvekiliyle parlamentoya girmeyi başardı. Tip’in içerisine sızan TKP yönetimi ele geçirdi, başkanlığa Behice Boran getirildi. TİP Kürdcülük yapmaktan yargılandı ve kapatıldı. Tip’in yönetimini ele geçiren TKP, Kürd düşmanlığa helal getirmeden sürdürdü.
TİP’in doğu mitinglerinin estirdiği hava dünyadaki siyasal atmosfer, üniversite gençliği üzerinde büyük bir etki yaratmıştı. İnsanların daha fazla demokrasi için, devletlerin bağımsız yaşama talebi, gençliğin ortak talebiydi. 1960’ların sonuna gelindiğinde, ülke kaynıyordu. Gençlerin antiemperyalist talebi ve daha fazla özgürlük, Kemalist bürokrasiyi rahatsız etmeye başladı, baskılar hızla artmaya başladı. Aslında gençliğin talebi Kemalizmi çağdaşlaştırmak ve bütün öğeleriyle yerine oturtmaktan başka bir şey değildi. Üniversiteli Kürd gençliği de aynı isteklerde bulunuyor, TİP’li abileride bunlara öncülük yapıyorlardı. Fakat bu talepler Kürd gençlerini tatmin etmiyordu, çünkü Kürd halkının da talepleri vardı. Sonunda Doğu Devrimci Kültür Derneği kuruldu. Yalnız bu derneğin üyeleri istisnaların dışında sadece Kürdlerden oluşuyordu. Türk gençleri buna pek ilgi göstermediği gibi, örgenci hareketini bölmekle suçladılar. Bu hava içerisinde 12 Mart darbesi oldu. Bu derneğe üye olan olmayan bütün Kürdler bölücülük yapmaktan yargılandılar. Örgenci hareketinin öncüsü birçok genç idam edildi. Kürdistanda köy meydanına toplanan köylüler çırılçıplak soyuldu, penisine bir ip bağlayıp, diğer ucu eşinin eline tutuşturuldu, haydi kocanı al eve götür dediler. Olup bitenleri küçük çocuklarda hayretler içerisinde izlediler. Bazı köylerde şeyhlerin başına katır yuları takılarak, diğer ucunu müridinin eline tutuşturarak haydi şeyhini şimdi al eve götür, hatta bazı müritleri de şeyhe bindirdiler. Annesini babasını o halde izleyen Kürd çocuklar ve şeyhinin bu durumda gören Kürdler, artık Kemalist ordudan nefret etmeye başladılar. Bunlar anlatılırken insanlar, insanlar eski katliamlarda olanları da anlatmaya başladılar. Baş döndüren bu akıl kargaşası içerisinde 12 Eylül darbesi oldu. Kenan Evren Cuntası yönetime el koydu. İşkence, baskı, zülüm Nazi kamplarını aratmıyordu. Cemal Gürsel Cuntasının hazırladığı anayasa tam anlamıyla Faşist bir anayasaydı. Bırak Kürd olmayı, Kürd kelimesini telaffuz etmek suç sayıldı.
Görüldüğü gibi son iki yüz yıldan beri Osmanlı kimliğini arıyor, halende aramaya devam edecek. İkinci Mahmut dan Vahdetin e kadar geçen dönem, kimlik arayışlarından dolayı iç karışıklıklar, katliamlar, savaşlar sonunda Osmanlıyı bitirdi. Osmanlı kimliğini bulmadan kendisi bitti gitti. Son yüz yılda, Balkan kökenli Osmanlı Paşalarının torunları, yönetimin adını değiştirerek, Cumhuriyet yaptı ve kimlik arayışına devam etti. Osmanlıyı; Osmanlı hanedanlığı yönetti, Cumhuriyeti ise Osmanlı Paşası Mustafa Kemalin ruhu yönetiyor. Önemli olan yönetimin adı değil, toplumun nasıl yönetildiğidir. Yukarıda İngiliz, Japonya ve Türkiye üçlemesini yapmıştık. Ben Vahdetinden, Abdullah Güle hiçbir değişiklik görmediğim için Osmanlı Cumhuriyeti diyorum. Nasıl ki Osmanlının yıkılmasına, Osmanlı Paşaları sebep olmuşlarsa, Cumhuriyetin yıkılmasına da Osmanlı Paşalarının torunu Paşalar sebep olacak.
Nasıl ki “ayının kırk sözü vardır, kırkıda eşi elma üzerinedir” derlerse, bende diyorum ki Kemalistlerin kırk politikası vardır, kırkıda Kürdleri yok etmek üzerinedir. Görüldüğü gibi bir asra yakın bir zamandan beri, bir taraftan kimlik arayışları içerisinde olmuşlar diğer taraftan, Ali Cengiz oyunlarıyla Kürdleri yok etmeye çalışmışlar
Temmuz 2008 |