|
Başbakan sayın Erdoğan'ın, Diyarbakır'da
"Kürt sorunu vardır, devlet bunu yıllardan beri ihmal
etmiştir" dediği günden beri, Kürt sorununa yeni bir tartışma
boyutu getirdi. Bazı çevreler, "bu sorun nereden çıktı"
diye hayret ederken, bazı siyasi Kürtler de, "madem sorun var,
bunu çöz" diye topu Başbakan'a atıyorlar.
Kürt sorunu, 1921 Anayasası'nın şafağında
ve Lozan antlaşmasının ihlali sonucu ortaya çıkmıştır.
O günden beri de Türkiye'nin el yakıcı sorunu olmaya devam
ediyor. Kürtlerin bu sorunun çözümünü Başbakan'a havale etmeleri
ise büyük bir gaflettir. Kürt sorununun çözümünde, Kürtler birzatihi
çözümün tarafı olmalıdırlar. Çözüm üretmelidirler,
çünkü bu sorun başkalarına havale edilmeyecek kadar önemlidir.
Sorunun çüzümünde, kimileri Sevr antlaşmasını
milad alırken, kimileri de Lozan antlaşmasını
milad olarak alıyorlar. Azınlık kompleksinin dayanılmaz
hafifliğinden kıvranan bazı Kürtler ise, unsur olma
kaprislerini yaşıyorlar.
Kürtler, cumhuriyetin kuruluş sürecinde vardı.
Hatta Osmanlının burnunun dibinde Sıvas'ta, 1918'de
Alişer ve arkadaşları, Osmanlı sömürgeciliğine
karşı ulusal kurtuluş mücadelesini başlattılar.
Ama cumhuriyetin kuruluş aşamasında Kürtler olmadı.
Yani Kürtler cumhurriyetin kurucu unsuru değiller. Kürtler,
cumhuriyetin sadece inkar edilen ve yok sayılan unsurudurlar.
Eğer kurucu olsalardı, 1921 Anayasası'nı birlikte
hazırlarlardı. 1921 Anayasası tek taraflı hazırlanan
bir anayasadır ve Kürtleri görmezden geldi. 1961 Anayasası
sertleşti. 1982 Anayasası ise Kürtlerin varlığını
inkar edecek kadar, ırkçı bir karektere dönüştü.
Bütün bu anayasaları askerler hazırladı ve silah
zoruyla da halka onaylattılar.
Kürtler 1921 Anayasası'nın hazırlanmasında
dışlanıp, Lozan'da yok sayılınca buna itiraz
ettiler. Demokratik yollar Kürtlere kapatılınca itirazları
şiddete dönüştü. 1925 Şeyh Sait ayaklanmasından
günümüze kadar belirli aralıklarla bu şiddet yöntemi devam
etti. Kürtler sürekli şiddet spiralinin içerisinde sıkıştırıldı,
bu nedenle seslerini dünyaya duyuramadılar.
Ikinci Dünya Savaşı'na kadar olan bütün Kürt ayaklanmaları
batıya, gerici ve şeriatçı ayaklanmalar olarak yansıtıldı
ve Kürtler özel mahkemelerde yargılandı...
Istiklal mahkemesinin savcıları, Kürtleri bağımsız
bir Kürdistan kurmak suçundan yargıladılar ve hepsini
idam ettiler. Bu olup bitenleri, batı susarak onaylıyordu.
Istiklal mahkemeleri hiçbir zaman, mahkeme sayılamazlar ve
aldıkları kararları hiç bir vicdan onaylamaz.
Ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra 50 yılık
soğuk savaş döneminde de, Kürtlerin itirazı bu kez
batıya Moskova özlemli, komünist hareketler olarak yansıtıldı
ve batı dünyasının desteği alındı.
Kürtler bu sureçte de batı dünyasının sevmediği,
Moskova'nın kabul etmediğı bir toplum durumuna düştüler.
12 Eylül Cuntası, 1980'de Kürtleri sosyalist olarak
Diyarbakır zindanlarına doldurdu, işkence seansları
ve yargılanmalardan sonra, hepsi Kürt olarak dışarı
çıktı. Varşova Paktı'nın dağılması
ve Diyarbakır zindanları, Kürtleri akıllandırdı.
Şimdiye kadar şiddet spiralinde boğdurulan
Kürt sorunu, şimdi de siyaset spiraline alınmak isteniyor.
Kürtler bu oyuna gelmemeye dikkat etmelidirler. Sevr ve Lozan antlaşmaları
gibi, eskimiş belgelere takılarak, çözüm aramanın
hiç bir yararı yoktur. Bu tür tartışmalar sonuçsuz
ve kısır tartışmalardan öteye gidemez.
Ikinci Dünya savaşı'ndan beri, dünyadaki bütün
siyasi anlaşmazlıkların hakemliğini Birleşmiş
Milletler yapıyor. Kürt sorununun çözümünde de başvurulacak
en iyi hakem BM'dir.
Son 50 yılda, dünyadaki binlerce siyasi sorunun çözümünde
hakemlik yapan BM belgelerine göre Kürtler hangi haklara sahiptir
ve Kürtlerin statukosu nedir?
BM'ye göre Kürtler, yaşadıkları bölgedelerde
çoğunluğu oluşturan ulusal azınlıktırlar.
Çünkü BM belgelerine azınlığın tarifi şöyledir:
"Bir devletin diğer bir devlet içerisindeki yerleşik soydaşları,
o devletin ulusal azınlığidır." Kürtlerin devleti
olmadığı için BM belgelerine göre, Türkiye, Kürtleri
azınlık olarak kabul etmiyor. Kürtleri de cumhuriyetin
eşit haklara sahip, kurucu unsuru olduklarını iddia
ediyorlar. Üfürükçüden nasihatini almış bazı Kürtler
de, "Kürtler asli unsurdur" deyip, Türk tarafının bu tezini
destekliyorlar. 80 yıldan beri asli unsur olan Kürtler, neleri
yaşamışlarsa bundan sonra da aynısını
yaşayacaklar demektir, unsurcu Kürtlere kalırsa...
BM'ye göre azınlık hakları, çoğunluğun
sahip olduğu bütün haklara azınlıklar da sahiptir.
Çoğunluk, azınlık haklarını yasal garanti
altına almak mecburiyetindedir. Buna self determination hakkı
da dahildir. Mesela Franko Ispanyasi'nda, Catalanlar ve Basklar
hiç bir zaman azınlık sayılmadılar. Çünkü dünyanın
herhangi bir yerinde bu azınlıkların devletleri yoktu.
Franko'nun ölümünden sonra, Başbakan Filipe Gonzales, BM'ye
başvurarak Catalan ve Baskların, Ispanya'nın azınlıkları
olarak sayılmalarını istedi. O tarihten beri Catalanlar
ve Basklar BM belgelerine göre, Ispanya'nın azınlıkları
sayılıyorlar. Şimdi bu iki toplumun eşit haklara
sahip eyaletleri ve parlamentoları var. Avrupa Parlamenrosu'na
kendi temsilcilerini gönderiyorlar.
Türk tarafı, azınlık haklarının
neler olduğunu bildiği için, Kürtleri unsur çemberinin
içerisine sıkıştırmış, bazi Kürtlerle
birlikte unsur korosunu oluşturmuşlar.
Yukarda da belirtiğim gibi. BM'e göre azınlık
hakları, çoğunluğun sahip olduğu bütün haklar
olarak ifade edilmektedir. Çoğunluk aynı zamanda, azınlığın
bütün haklarını korumak ve yasal garanti altına almak
mecburiyetindedir, diyor.
Peki çoğunluk bunları yerine getirmese ne olur?
Mesela siyasi örgütlenme, seçme ve seçilme hakki engellenen azınlıklar,
otomatik olarak self determination hakkına sahip olurlar, BM'nin ikinci bir karar almasına gerek kalmadan...
Yakın geçmişte Kürtler bu hakkı kıl payı
olarak kaçırdılar. Bilindiği gibi 1991 seçimlerinde,
Yüksek Seçim Kurulu kararıyla Halkın Demokrasi Partisi
(HEP) seçimlere katılamayınca, Kürtlerin seçme ve seçilme
hakkı engellenmişti. Bu durumda BM'ye göre Kürtlere self
determination hakklarını kullanabilme koşulu oluşmuştu.
O dönemde HEP'i içine alarak seçime giden Inönü çok eleştirilmişti.
Bunun üzerine Inönü'nün hukuk danışmanı Mümtaz Soysal
bir açıklama yapmak mecburiyetinde kalmıştı.
Milliyet Gazetesi'nde çıkan açıklamasında, Soysal'a
göre; Inönü, Kürtleri SHP listelerinde seçimlere katmakla ülkeye
çok büyük yararlar sağlamıştır. Açıklamasında;
"Eğer Inönü bunu yapmasaydı, Yüksek Seçim Kururlu kararıyla
HEP seçim dışı kalsaydı, BM kararlarına
göre Kürtlere self determination hakkı doğacaktı.
SHP listelerinde bazı Kürtlerin yeniden parlamentoya girmesiyle,
Kürtlerin self determination hakkı ortadan kalkmış
oldu" diyordu.
Görüldüğü gibi, bazı Kürtlerin milletvekili olma
kaprisleri, 1991'de Kürt halkına çok pahalıya mal oldu.
Bu nedenle bedeli çok pahalı olan ortamlardan, söylemlerden
ve deyimlerden uzak durmak gerekiyor.
Sonuç olarak, yaşanan bu acı tecrübelerden sonra,
Kürtler hak arama yol ve yöntemlerini, uluslararası hukuk çerçevesinde
yapmalıdırlar. Bu çerçeveye uygun siyasi ilişkiler
geliştirmelidirler.
Kürtler, cumhuriyetin kurucu unsuru değildir, sadece
yok sayılan unsurudurlar.
Kürtler, yaşadıkları blgelerde çoğunluğu
oluşturan ulusal azınlıktırlar.
Birleşmiş Milletler'in aziinliik tarifine göre
siyaset geliştirmelidirler.
Şiddet, hak arama yöntemi olmaktan tamamen çıkmalıdır.
Birilerinin Kürtler için oluşturduğu azınlık
kompleksini, hızla aşmalıdırlar.
Güney'in bağımsız kimliğine kavuşması
için, olağanüstü çaba harcanmalıdırlar. Çünkü Güney'in
bağımsızlığına kavuşması,
BM'ye göre bütün Kürtlerin otomatikman azınlık haklarından
yararlanması demektir.
Bu nedenle Türk tarafı, Güney'deki gelişmelere
şiddetle karşı çıkıyor. Tarihin bu sürecinde,
Kürtlerin eline geçen bu fırsatlar çok iyi değerlendirilmelidir.
Çünkü Kürtler, ellerine geçen fırsatları boşa harcayacak
lükse sahip değiller...
Ocak 2006
|