|
Diyeceksiniz ki
bu TİSİ'yi nereden çıkardın? Türkiye, İran,
Suriye ve Irak'ın
kısa yazılışıdır. 80 yıldan beri
TİSİ vadisinde Kürd'lerin yaşadıkları,
ne kitaplara ne de filmlere sığar. Bunlar zaten çoktan
anlatıldı ve yazıldı. Ben sadece, hep birlikte
Kürd'ler vadisi TİSİ'nin son dönemlerdeki durumuna bir
göz atalım istedim.
Birinci dünya savaşından sonra, Akdeniz havzası, Avrupa ve
Ortadoğu, Lozan belgeleriyle yeni bir statüye kavuştu.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Avrupa için yeni
bir statü belirlenirken, Stalin'in isteği üzerine TİSİ
bölgesine dokunulmadı. Sadece İsrail'de bir değişiklik
olduysa da sancıları hala devam ediyor. TİSİ
vadisindeki değişiklikleri Stalin şiddet kullanarak
dağıttı. Kızıl Kürdistanı yok etti,
Mahabat Kürd Cumhuriyet'ini ortadan kaldırdı. Kürd'ler,
80 yıldan beri kendileri dışında oluşturulan
bu statüye karşı çıkmışlar, direnmişler
ve çok ağır bedel ödemişler. Kürd'lerin bu itirazları
günümüzde de devam ediyor.
1952 Bağdat Paktı'nın imzalanmasından hemen sonra, Türkiye
730 km. Suriye-Türkiye sınırına mayın tarlaları
döşedi. Bu dünya da ilk defa, başkaları tarafından
akrabalar arasına döşenen, mayın tarlasıdır.
Bunu yıllar sonra, Stalin'in
arzusu üzerine Berlin'in
çevresine döşenen mayın tarlaları izledi. 1990'da
Varşova Paktı'nın dağıtılması
ve 50 yıllık soğuk savaşın sona ermesiyle,
Berlin'in çevresine döşenen mayın tarlaları ortadan
kaldırıldı. ABD'nin Bağdat çıkarması,
Kürd'ler arasına döşenen mayın tarlalarının
da ortadan kaldırılmasına neden olabilir. Bu herkesten
çok Kürd'lerin tutumuna bağlıdır. Öyleyse Kürd'lerin
herkesten çok dikkatli olmaları gerekir.
Bağdat çıkartmasının yapıldığı günden
beri, gelişmeler hep Kürd'lerin lehine oluyor. Kürd'ler de
burada çok iyi ve dengeli bir politika izliyorlar. Şubat sununda
Samara'daki Şii'lerin kutsal saydıkları Türbe-Camii
havaya uçuruldu. Zaten Sünni'lere karşı dolu olan, Şii'ler
için bu olay bardağı taşıran son damla oldu.
Şii'ler ayaklandı, acımasızca ve pervasızca
Sünni'lere saldırdı. Karşılıklı saldırılar,
bir iç savaşa dönüşebilir. Araplararası bir iç savaşta
Kürd'ler taraf olmak istemeyeceklerdir. Böylece bağımsızlıklarını
ilan etmekten başka çareleri de yoktur. Bu durum da başta
BM'ler olmak üzere, batılı devletler de, Kürd'lerin bu
taleplerini kabul etmek mecburiyetindedirler. Hiç kimsenin Kürd'leri
Araplararası bir iç savaşta taraf olmaya zorlamaya hakkı
yoktur. Özellikle BM'ler
Yugoslavya örneğinde olduğu gibi, bu de-fakto durumu kabul
etmek mecburiyetindedir.
İran'da ise yeni cumhurbaşkanı söylem ve davranışlarıyla,
batının sabrını taşırıyor. Özellikle
İsrail için söyledikleri, batıya İran'a müdahale
için bir davet niteliğindeydi. Bağdat çıkartmasında
ABD'nin yanında yer almayan batılı birçok devletin,
ABD'nin yanında yeralmasını sağladı. Bu
da ABD'nin Tahran çıkarmasında işini kolaylaştıracaktır.
İran'ın 2006 falı pek içaçıcı görünmüyor.
Putin bu büyüyü bozmaya kalksa bile, bir yararının olacağını
sanmıyorum.
Suriye'ye gelince; Hariri suikastinden sonra, hedef haline gelen Suriye, Ahmedi
Necad'ın İsrail ile ilgili söylediklerinden sonra, İran'ın hedefe girmesiyle, biraz
nefes alsa da, hedeften tam çıkmış değil. Çünkü
Suriye BOP'un temel unsurlarından biridir.
Görüldüğü gibi Kürd'ler vadisi TİSİ hızla değişiyor.
Bu değişimde Kürd kimliği daha da net görünmeye başladı.
Türkiye olup bitenlere seyirci kalmasa da, şaşkın
ve çaresiz. İzlediği inkarcı politikalarıyla
siyasi iflasın eşiğinde. Kendi bölgesindeki değişim
rüzgarlarının etkisinden kurtulamayacağını
bildiği halde, değişmemek için direniyor. Şu
anda kabuğunu değiştirmeye çalışan yılanın
sancılarını yaşıyor. Yıllardan beri
kabuğunu değiştirmek istemediği içinde, zaten
büyüyemiyor. Yaşamın her alanında Avrupa'nın
en geri ülkesi. Sık sık tekrarlanan askeri darbeler, her
seferinde ülkeyi biraz daha geriye götürdü. Mevcut statükonun kaymağını
yiyenler değişime şidettle karşı çıkıyorlar.
Bunların başını ise Generaller çekiyor. Bilindiği
gibi 27 Mayıs darbesinden sonra oluşturulan mütevazi subay
derneği OYAK, 45 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye'nin
üçüncü büyük holdingi oldu. Büyümesi soygun ve talana dayalı
olan bu holdingden, hiç kimse hesap soramıyor. Askerler özelleştirmeye
şiddetli karşı çıkarken, Demir-Çelik fabrikaları
hediye edilince sustular. 1960 yılından beri, yedek subay
olarak askerliğini yapan, her Türk vatandaşını
iki yıl boyunca soydular. Çünkü her subay OYAK'a ortaktır
ve maaşından aidat kesilir, teskeresini aldıktan
sonra, üyeliği de sona erer. Ödediği aidatlar ise geri
ödenmez. İşte bu yolla OYAK yüzbinlerce Türkiye vatandaşını
soymaya devam ediyor. Bu da 45 yıldan beri milyarlarca dolar
soygun demektir. İste hu beyler, ne kadar Vatan Millet deseler
de, bu soygun düzenlerinin bozulmasını ve Fransız
şirketleriyle karlı ortaklıklarının
bozulmasını istemedikleri için, değişime
karşı çıkıyorlar. 80 yıldan beri oluşan
statükonun bütün asalakları, statükoyu korumak için hata üstüne
hata yapıyorlar. Bunun da acısını Türkiye halkı
çekiyor.
Türkiye, Bağdat çıkarmasından önce, ABD ile birlikte hareket
etti. ABD askerlerine Türkiye üzerinden geçiş izni verildi.
ABD askerleri Kızıltepe ve Nusaybin'e kadar gittiler.
Türkler, sonunda birden bire caydılar ve TBMM'de 1 Mart
teskeresi diye bir karar çıkardılar. Bu karara dayanarak
ABD askerlerini Kızıltepe ve Nusaybin'den geri çevirdiler,
İskenderun'dan denize döktüler. Saddam'ın devrilmesinden
sonra, sınıra asker yığdılar ve müdahale
etmek istediler. Herhalde o zamana kadar Saddam'ın yenilmeyeceğini
düşünmüşlerdi. Ancak Barzani'nin sert tepkisiye karşılaşınca
geri çekildiler. Osmanlının Bağdat'ı işgalinde,
kelle koltukta üç gün üç gece savaşan Genç Osman'ın torunları,
bu sefer kelle çuvalda dolaşmaya başladılar.
Ankara bunları görmüyor, yanlış politikalarını, yine
yanlış politikalarla düzeltmeye çalışıyor.
Bütün dünyanın karşı çıkmasına rağmen,
önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Şam'a
resmi bir ziyaret gerçekleştiriyor. Ardından son yıllardaki
Şam-Ankara ilişkilerini unutmuşcasına, Hariri'nin
ölümünden sorumlu tutulan Şam'ı, Cumhurbaşkanı
Nejclet Sezer ziyaret ediyor. Bununla da kalmıyor, Başer
Esad'ı ve ailesi, Başbakan Erdoğan'ın ailesiyle
birlikte tatilini Rize'de geçirmek üzere Türkiye'ye davet ediliyor.
ABD'nin sert çıkmasıyla bu tatil suya düştü. Bunları
derin devlet menşeli, Susurluk yolu, Trabzon olayları
ve Şemdinli olayları izledi. Şemdinli'de, Kara Kuvvetleri
Komutanı Yaşar Büyükanıt'ın arkadaşı
ve tanıdığı terbiyeli ve uslu bir subay bomba
korken yakalanınca, olaylar birden kesildi. Bu da, asla sona
erdi anlamına gelmez. İşsiz ve geleceğinden
zerre kadar emin olmayan insanlar, sokakları doldurmuş,
"eğer Türkiye AB'ye girerse şerefimizi ve haysiyetimizi
kayıp ederiz" diye bağırıyorlar. Bunların
da arkasında statükonun, asalaklarının olduğu
kesin.
Statükonun asalakları, Kültür Bakanlığı'nın da ekonomik
yardımıyla Kurtlar Vadisi Irak adıyla bir film yaptılar.
Sokakta bağıranlar, şimdi sinema salonlarında,
Kurtlar Vadisi Irak filmini izleyerek ruhlarını eğitiyorlar.
Bu film Türkiye'de büyük bir sansasyon yaratırken, batının
tepkisini çekti. Belki de yakında Kurtlar Vadisi Irak-2 filmini
de Kültür Bakanlığı'nın yardımıyla
çekerler.
Şubat ayının sonunda Hamas lideri Ankara'ya davet ediliyor.
Başta İsrail olmak üzere, bütün batı ayağa kalkıyor.
Davet ortada kalmasın diye, AKP sahip çıkıyor. Her
olaydan post çıkarmaya çalışan muhalefet suskun.
Herkes şaşkın olup bitenleri izliyor. Her olayda
değerli görüşlerine başvurulan Cumhurbaşkanı
ve Genelkurmay Başkanı suskun. Halbuki kamuoyu bu iki
devlet büyüğünün, bu konudaki görüşlerini merak ediyor.
Davetin aslı, aslında ABD'ye nisbetti. Bilindiği gibi Diyarbakır
Belediye Başkanı Osman Baydemir ABD'ye davet edildi. Ankara
bu davetten çok rahatsız oldu. ABD'li yetkililer de, "seçilmiş
bir belediye başkanıdır, davetin hiçbir mahsuru yoktur"
dediler. Ankara'da ABD'ye nisbet yaparak "Hamas lideri Meşal
da seçilmiş insandır. Davet etmemizin hiçbir mahsuru yoktur"
demeye getirdi. ABD bunu yutar mı? Bunu ancak Hamas liderini
Ankara'ya davet edenler bilir.
Bağdat Paktı'nın geçersiz sayıldığı bu
günlerde, Türkiye'nin en büyük handikapı İran'dır.
Bugüne kadar, Türkiye'deki statükocular, İran'ın İslami
rejimine karşı çıkıyorlardı. Şimdi
ise İran'ı korumada zorlanıyorlar. Irak'ta milyonlarca
Türkmenin yaşadığı yalanı, son seçimde
ortaya çıktı. Ama İran'da en büyük çoğunluğu
Azerilerin oluşturduğu da bir gerçek. İran'da Azerilerin
özgürleşmesi, ikinci büyük çoğunluğu oluşturan
Kürd'lerin özgürleşmesi demek. Bu da Ankara'nın işini
zorlaştırıyor. Çaresiz Türkiye değişmek
mecburiyetinde.
Kürd'ler Vadisi TİSİ'de yaşayan Kürd'lere gelince bunlarda
çaresiz değişmek mecburiyetinde. Özellikle Türkiye tarafında
yaşayan Kürd'ler için bu kaçınılmazdır. Bazı
Kürd büyükleri ise, oturmuş başkalarını karalamaya
ve kirli göstermeye çalışıyorlar.
Bu yaptıklarıyla kendilerini temiz göstermeye çalışlarken,
girdikleri bataklığın farkında değiller.
Kişilik yapan bu insanların kendi kişiliklerinden
şüpheleri var. O da bunları paranoya durumuna getirmiş.
Bunlar başkalarını yazacaklarına, birde kendilerini
yazsalar, toplum da nöylece bunları daha iyi tanımış
olur. Halbuki Kürd'ler bu paranoyolara aldırış etmeden yollarına devam etmeleri gerekiyor.
Birde Kürd'ler adına tv'lerde konuşan bir Kürd "bizim üniter
devlet sorunumuz yoktur, üniter devlet içerisinde kardeş kardeş
bir arada yaşamak istiyor
ve Kürd olarak bizim hiçbir talebimiz de yoktur" diyor.
Bu ise, bir Kürd'ün Kürd'ler için söyleyebileceği en berbat
sözdür. Her Kürd okula başladığı günden beri
üniter devletle sorunu vardır. Çünkü her Kürd, ABC'yi ezberlemeden
"varlığım Türk varlığına armağan
olsun"u ezberledi. Nasıl oluyor da bazı Kürd'lerin
üniter devletle sorunu olmuyor? Ben bunu anlamakta zorluk çekiyorum.
Belki bazı bireylerin sorunu olmayabilir. Bu bireyler ancak
kendi adına konuşabilirler. Bunların Kürd halkı
adına konuşmaması lazım. Kürdler buna müsade
ve yetki vermemelidirler.
Kürd'ler birbirleriye uğraşmayı bırakmalı, bazı
söz ve deyimler de telif hakkı davasma düşmeden Kürd'i
eksende bir arada olmaya kendilerini zorlamalıdırlar.
Yıllardan beri Avrupa'da oluşturulan örgütler diasporasını,
Kürd diasporasına dönüştürmenin olanaklarını
araştırmalıdırlar. Türkiye'ye hiçbir zaman dönmeyeceklerini
ilan edenler, Türkiye'deki çalışmalardan uzak durmalıdırlar.
Çünkü Türkiye'nin yıllardan
beri bunların hayal bile edemedikleri kendine has koşulları
oluştu.
Dünyadaki siyasi değişmeler, bölgemizin özel koşulları,
Kürd halkının mücadele birikimi, Kürd'leri tarihde hiç
olmadığı kadar şanslı kılıyor.
Geçmişte kaçırılan
şansların bu sefer de kaçırılmaması gerekiyor.
Siyasi ilişkiler, Kürd halkının çıkarları
temelinde oluşturmalıdır. Çünkü Kürd sorunu siyasidir,
çözümüde siyasi olacaktır. Bunun için Kürd halkı, gasp edilmiş siyasi haklarını
eksiksiz kullanabilmelidir. Bu da hak eşitliğine dayalı
federatif bir yönetim biçimiyle mümkündür. Federatif yönetim günümüzde
batının da benimsediği çağdaş yönetim biçimidir.
Her türlü şiddeti red eden, Kürdistan'ın diğer parçalarıya
kardeşlik ilişkileri içerisinde olan, dünya siyaseti ile
barışık bir siyasi kuruma ihtiyaç
vardır. Bu, tüccarıyla, din adamıyla, köylüsüyle,
emekçisiyle ve aydınıyla ulusal eksenli bir yapı
olmalıdır.
Bütün bu tesbitleri gözönüne alarak, Şerafettin Elçi'nin önderliğinde,
liberal demokrat, sosyal devleti hedefleyen siyasi bir parti kurmak
için, bir yılı aşkın bir süreden beri bir çalışma
yürütüyoruz. Özgür bireylerin bir araya gelerek oluşturacakları
bu yapı, kesinlikle bir koalisyon olmayacaktır. Çalışmalarımız
sona yaklaştı, önümüzdeki kısa zaman da partimizi
kurmak için çalışmalarımızı hızlandırdık.
Bunun için görüş ve öneriler bize güç katacaktır.
Mart 2006
|