Devlet biçimlerinin üniter (tekil) ve federal olarak ikiye ayrılması, çağdaş anlamda ilk federal devlet olan ABD’nin,1787 Anayasasıyla kurulmasından sonra benimsenmiştir. Bunun üzerinden 200 yılı aşkın bir süre geçti. Bu süre içerisinde, federal sistemin niteliği hakkında oldukça yetkin bir teori geliştirilmiştir. Bu sayede, üniter ve federal sistemi karşılaştırmak ve farklılıklarını ortaya koymak mümkündür. Türkiye’de üniter siyasal sistem çok iyi bilindiği halde, aynı durumun federal sistem için geçerli olduğunu söyleyemeyiz. Üstelik federal siyasal sistem tabu sayılmış, akademik ve siyasal çevrelerde köklü önyargılar oluşmuştur.
Üniter devlet sisteminde, kamusal yetkiler tek bir merkezde toplanmıştır. Buna göre üniter devlette bir merkezi yönetim ve ona bağlı çevre birimlerinden oluşur. Çevre birimleri yerel yönetimler, bölge yönetimleri veya özerk bölgeler şeklinde olsalar da, yetkisini merkez yönetimden alırlar.
Federal siyasal sistemde devlet fonksiyonları, tek bir merkezde toplanmayıp, oluşturulan federal yönetim alanları arasında paylaştırılır. Bu yönetim alanlarında, yetkilerini doğrudan halktan alan çok sayıda iktidar merkezi vardır. Birincisi, yönetim ulusal ölçekte oluşmuştur. Buna “federal yönetim” denir. Federal yönetimin etki alanı, ülkenin tamamını ve yurttaşların bütününü kapsar. İkinci yönetim alanı ulusaltı ölçekte örgütlenmiştir. Bu alanda faaliyet gösteren yönetimlere de “eyalet yönetimleri”,”federe yönetimler” denir. Federe yönetimlerin yetki alanı, ülkenin belirli bölgeleri veya yurttaşların belirli bir kısmı ile sınırlıdır. Federal Yönetimlerin (eyaletlerin) sayısı ülkeden ülkeye değişir. ABD’de 50, Almanya’da 16, Hindistan’da 25 federe yönetim vardır.
Federal devlette bütün iktidar merkezleri, hukuki bakımdan birbirine eşit ve kurumsal bağımsızlığı olan siyasal birimlerdir. Bu modelde yetkiler bir merkezden diğerine aktarılmaz. Ulusaltı birimlerde oluşan merkezler, bir başka veya daha üstün olan bir merkezin yetki aktarımı sonucu ortaya çıkmış değildirler. Bu ulusal ölçekte kurulan federal yönetim için de geçerlidir. Federal siyasal sistemin kendisi, yetkilerin çok sayıda iktidar merkezi arasında bölünmesinin kabul edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Yetki bölüşümü, federal sistemi kuran ve iktidar merkezleri arasında gerçekleşen temel bir sözleşme niteliğindedir.
Federal devlet’te, yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarını yerine getirecek organlar hem ulusal, hem de ulusaltı ölçekte kurulmuştur. Federal ülkelerde devlet organları ve anayasalar, federal ve federe yönetimlerin sayısı kadardır. Buna karşılık üniter siyasal sistemde tek anayasa, tek parlamento ve tek hükümet vardır.
Federal eyalet yönetimleri, kendi yetki alanına giren konular bakımından nihai karar verme yetkisine sahiptirler. Bu özellik, genellikle “iktidarın bölünmesi ilkesi” olarak adlandırılır. İktidarın iki yönetim alanı düzeyinde bölünmesi, tek başına federal devlet sisteminin ayırt edici özelliği değildir. Bu özellik ikinci bir özellikle tamamlandığında, ortaya federal sistem çıkar. Bu ikinci özellik, “katılım ilkesi” olarak adlandırılır. Katılım ile kastedilen, federal devletin eyaletlerinin (federe birimlerin) ulusal karar alma sürecine etkili biçimde katılmasıdır. Katılım ilkesi, federalizmi, iktidarın bölündüğü diğer sistemlerden ayırır.
Federal devlet’te, federal yönetimin yetkileri, niteliği bakımından ulusaldır. Savaşa veya barışa karar verilmesi, ulusal ordu kurulması, uluslar arası antlaşmaların onaylanması, dış politikanın yürütülmesi, ulusal paranın belirlenmesi gibi, federal yönetimin yetki alanına giren bu konular, federe birimin çıkarlarını yakından ilgilendirir. Bu nedenle federal sistemde, ulusal politikanın federe birimlerin çıkarlarına uygun olarak belirlenmesini sağlayacak bazı mekanizmalar öngörülmüştür. Bunlar içinde en yaygın olanı, federal parlamentonun iki meclisli olmasıdır. Federal meclis bütün halkı, federe meclis ise, federe birimleri temsil eder. Eyalet halkları, federe meclisteki temsilcileri aracılığıyla, federal yasaların yapılanmasında ve dış politikanın belirlenmesinde önemli ölçüde söz sahibidir.
Federalizm, yalnızca siyasal iktidarın iki yönetim alanı arasında bölündüğü bir sistem değildir. İktidarın bölünmesinin yanı sıra, federe birimlerin, federal yönetimin işleyişine katılmaları ve bu yolla ulusal politikanın belirlenmesinde rol sahibi olmaları temel bir özelliktir. Federal bir anayasa, iki yönetim oluşturulan iktidar merkezlerinin eşitlik ve bağımsızlıklarını güvence altına aldığı kadar, ulusaltı birimlerin ulusal alanda temsil edilmesini de güvenceye bağlar. Bu açıklamaların ışığı altında federal sistemin tanımı şu şekilde yapılabilir: “Federalizm, siyasal iktidarın biri ulusal, diğerleri ulusaltı ölçekte olmak üzere, çok sayıda iktidar merkezleri arasında güvenceli şekilde bölündüğü ve ulusaltı birimlerin ulusal karar alma sürecine etkili biçimde katıldığı bir siyasal örgütlenme biçimidir.”
Federal sistemin, üniter (tekil) sisteme göre daha demokratik, daha özgürlükçü ve toplumların çoğulcu yapılarına daha uygun bir devlet biçimi olduğu kesindir. Tarihsel deneyime baktığımızda, federal sistemin bu alanlarda önemli başarılar sağladığını görebiliriz. Federal sistem, yukarıda açıklanan “iktidarın bölünmesi” ve “katılım” ilkelerini içermesi nedeniyle, demokrasinin güçlenmesi ve hakların korunması bakımından elverişli bir çerçeve sunar. Birkaç örnek vermek gerekirse: federe birimlerin ulusal politikanın belirlenmesine katılabilmesi için; seçim, temsil gibi demokratik mekanizmaların kurumsallaştırılması bir zorunluluktur. İktidarın bölünmesi ilkesi, her federe birimin dilsel, dinsel, etnik, kültürel, tarihsel veya ekonomik farklılıklarını korumasına ve geliştirmesine imkân tanır. Ülke içinde azınlıkta kalan gruplar, federe birimler olarak örgütlenerek farklılıklarını koruyabilir ve geliştirebilirler. Çok merkezli siyasal yapı, iktidarın tek elde toplanmasını ve demokratik rejimin çoğunluğun despotizmine dönüşmesini engeller. Federal sistem, çok sayıda siyasal iktidar merkezi yaratması nedeniyle siyasal katılımı arttırır ve halk ile iktidar arasındaki mesafeyi kısaltır.
Oysa üniter sistem, demokratik ilke ve kurumları zorunlu olarak içermez. Serbest seçimlerin, genel ve eşit oy ilkesinin, temsil kurumunun, insan haklarının ve çoğunluğun yürütme hakkının red edildiği otokratik bir rejim, üniter sistem altında varlığını sürdürebilir. Otoriter ve totaliter rejimler, tek parti diktatörlükleri ve askeri yönetimler için üniter siyasal yapı, yetkilerin tek merkezde toplanmasının ve ülkenin otokratik kontrolünün ideal biçimidir. Burada söylenmek istenen, federal sistemin otokratik bir rejim ile bir arada yürütülemeyeceğidir.
Federalizm azınlık haklarının korunması bakımından en geçerli siyasal sistemdir. Federal devlet, anayasal güvenceye kavuşturulmuş çok sayıda iktidar merkezi yaratmak suretiyle, toplumsal yapıdaki farklılıkların korunması ve ifade edilmesi bakımından elverişli bir ortam hazırlar. Özellikle dil, din veya etnik öğe göz önüne alınarak oluşturulan federe birimler, farklı kimlik ve özelliklerinin ulusal yönetim karşısında korunması ve geliştirilmesi bakımından geniş olanaklara sahiptirler.
Demokrasi statik bir kavram değildir. Sürekli gelişen ve içeriği zamanla değişen bir yönetim biçimidir. Federal demokrasilerde, ülke düzeyinde azınlıkta kalan bazı gruplara, kendi yönetimini kurma olanağı tanıyarak önemli bir güvence sağlarken, federe birimler alanında azınlıkta kalan gruplara aynı güvenceyi vermemektedir. Çok katmanlı federalizm uygulaması bu sakıncayı giderebilecek bir yöntem olabilir. Buna göre, farklı sosyal gruplar içeren federe birimlerin, kendi siyasal yapılarını üniter değil; fakat federal esaslara göre düzenleyerek, bu grupların haklarını güvence altına almaları mümkündür. Böylece, ulus devlet düzeyinde uygulanan federalizmin ulusaltı birimlere de yaygınlaştırılması ile ortadan kaldırılabilecektir.
Bu açıklamalardan sonra, insanın aklına şöyle bir soru geliyor. Türkiye, merkeziyetçi üniter siyasal sistemin, kıskançlıkla uygulanması gereken türdeş bir ülke midir? Türkiye’de uygulanan katı merkeziyetçi politikalar, toplumsal yapının türdeş olmasının sonucu değildir. Bu politikalar, ulaşılmak istenen siyasal hedeflerle ilgili bir tercihtir. Merkeziyetçilikten uzaklaşmanın hem ülkenin bölünmezliğinin, hem de laiklik ilkesinin ihlal edilmesine yol açacağı endişesi duyulmaktadır. Bu endişeler, devlet örgütünde, üniter yapının ve merkeziyetçi politikaların kıskançlıkla korunması yönünde aşırı bir refleks yaratmıştır.
Yasakçı devlet örgütüne egemen olan merkeziyetçi zihniyet, kendisini besleyen ve yeniden üreten bir siyasal kültür oluşturmuştur. Büyük – küçük bütün partilerin hedefi, bütün ülkeyi merkezden yönetmektir. Liberal, muhafazakâr, İslamcı, sağ ya da sol, kendini siyasal yelpazenin neresinde konumlandırırsa konumlandırsın, bütün partiler ülke sorunlarının, iktidarı ele geçirip yetkileri merkezde toplamakla çözüleceği konusunda hemfikirdirler. Bu merkeziyetçi siyasal kültürü paylaşmayan siyasal akımlara, siyasal arenada yer yoktur. Örgütlenmeleri ve her türlü siyasal faaliyetleri yasaktır.
Hâlbuki Türkiye toplumu, dil, etnisite ve farklılıkları içeren farklılaşmış bir toplumdur. Toplumsal yapısı belirli ölçüde farklılaşmış ülkeler, federal sistemin kurulması için elverişli ülkelerdir. Federal siyasal sistemle ortaya çıkan, iktidarı paylaşım arzusu ve isteği, ülkeyi bölme isteği olarak algılanmakta ve saldırıya uğramaktadır. Bu da merkeziyetçi kültürün, başka talep ve olanaklara ne kadar kapalı olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de yaşayan herkesin demokrasiye ihtiyacı var. Demokrasinin gerçekleşebilmesi için, otokratik merkeziyetçi siyasal sistem terk edilmelidir. Bunun yerine, demokratik siyasal federe sisteme geçmek gerekiyor. Çünkü iktidar bölüşüldükçe, ancak demokrasi paylaşılabilinir.
Kasım 2006 |