|
Dünyada hiçbir devlet, Türkiye gibi kendi Kürd vatandaşları için hazırladığı raporlar kadar, rapor hazırlamamıştır. Bunların tamamıda, Kürdleri nasıl imha edeceklerini raporlaştırmışlar. Osmanlıya karşı kazan kaldıran, Osmanlı Paşaları yönetimi ele alır almaz, ilk iş olarak Kürdleri nasıl imha edeceklerini düşünmeye başlamışlar. Daha Osmanlı döneminde, yani 1915’ten başlayarak zorla göçürme (tehcir) adı altında Ermenileri yok etmişler. M. Kemal arkadaşlarıyla Samsun’a çıkar çıkmaz, Topal Osman denen eşkıyayı Pontus Rumlarının üzerine salarak, Rum sorunun da çözmüş. Lozan anlaşması ile Kürdleri parçalara böldükten sonra, kendi tarafında kalan Kürdleri nasıl imha edeceğinin raporlarını hazırlamıştı.
Bu raporlar en yoğun biçimde 1925-1940 yılları arasında hazırlanan raporlardır. Devletin arşivleri, bu raporlarla ağzına kadar doludur. Başbakan İsmet İnönü’nün raporu, Maliye bakanı Celal Bayar’ın “şark raporu”, umumi müfettiş Abidin Özmen’in “şark meselesi” raporu, İçişleri bakanı Şükrü Kaya’nın raporu, umumi müfettiş İbrahim Tali Öngören’in raporu, Maliye müfettişi Burhan Ulutan’ın raporu, Mülkiye müfettişi Hamdi bey’in İçişleri bakanlığına raporu, Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay’ın raporu, Diyarbakır Valisi Cemal Bardakçı’nın raporu ve daha birçok rapor. Bu raporların tamamında, Kürdleri nasıl imha edeceklerini açıklıyorlar. Ya da Kürdleri nasıl Türkleştireceklerini. Şükrü Kaya’nın raporu “silahların toplanması ve aşiret ağalarının sürgüne gönderilmesi için askeri operasyon yapılmalı.” İsmet İnönü’nün raporu; “Türkler ile Kürdler aynı okulda okumalı, bu Kürdleri Türkleştirmek için etkili olacaktır.” Abidin Özmen’in raporu; “her yıl birkaç bin kişi Batı bölgelerine sürülerek 15-20 yıllık bir programla bu halk ortadan kaldırılmalı.”
Dönemin yöneticilerine göre, kürd ler var ama nasıl yok edilecekler? Bu fikirlerin ürünü olan, Şeyh Sait, Ağrı, Dersim ve diğer katliamları da eklersek, Kürdlere karşı soy kırım sayılır mı? Devletin planlayarak bir halkı ortadan kaldırmaya teşebbüsü, elbette ki bir soy kırım teşebbüsüdür. 1939’da ikinci dünya savaşının başlaması ve Türkiye’nin müttefiki Almanya’yı, Yahudilere karşı soykırım yapması, Türkiye’nin soykırım teşebbüsü yarım kalmıştır. Diğer bir deyişle, Kürdlerin kadasını Yahudiler almışlardır. Yahutta Almanlar, bu iş nasıl yapılır? Türklerden öğrenmişlerdir.
Ankara’nın yöneticileri, işini yarım bırakmak istememişler. 27 Mayıs 1960’ta Cemal Gürsel cuntası, İsmet İnönü ile baş başa vererek yeni bir imha projesi hazırlamışlar. Böylece yeni, suni Kemalist bir ideoloji oluşturdular. Bundan sonra, devlet adına ne yapılsa, ne söylense M. Kemal’e atfen olmalıydı. Buna göre artık resmi devlet ideolojisine göre “Türkiye de Kürd yoktur.” Bununla ilgili söz söyleyenlerin hakkı ağır cezalar ve hatta ölüm oldu. Omuzlarındaki kalabalık yıldızların ağırlığında yanpeş yürüyen Paşalar, kırmızı halılar üzerinde arzı endam eden kocaman kocaman siyasetçiler, bilimin şerefini bağrında taşıyan, bilim adamları bile, Türkiye de Kürd yoktur demeye başladılar. Büyük Türkiye Cumhuriyetinin küçük adamları, bunu söylerken de en ufak bir hayâ bile duymuyorlardı.
Raporlar burada bitmedi, 1990’lardan itibaren rapor furyası yeniden başladı. SHP raporu (1990). Tayip Erdoğan raporu (1991). Adnan Kahveci raporu (1992). ANAP raporu (1993). TÜRK-İŞ raporu (1993). Odalar Birliği raporu (1995). Sakıp Sabancı raporu (1995). HAK-İŞ raporu (1996). TÜSİAD raporu (1997). CHP raporu (1998). Doğu Ergil raporu (1999) ve CHP raporu (2002).
Bu raporlarda yok saymanın başka versiyonları işlenmeye çalışılmış. Hiç birisinde sorun adil, makul ve kalıcı bir çözüm önerisi getirmemiş. Önceki raporlarda, hep askeri yöntemlerle yok etme hesabı yapılmış. Son dönem raporlarında ise, dünyanın koşulları göz önüne alınarak, sorun sosyal ve ekonomik olarak ele alınmış. Ve bu çerçevede soruna yaklaşılmıştır. Kısacası Ankara, Kürdleri yok sayarak, soruna bakmaya çalışmış.
Bölgemizdeki siyasi gelişmeler ve uluslar arası siyasi eğilim, Ankara’nın bütün hesaplarını alt üst etti. Abdullah Öcalan, karargahı Beka’da kendisi Şam devlet mahallesinde oturarak, 15 yıl boyunca, bağımsız Kürdistan için Ankara ya karşı savaştı. Ankara bu durumdan pek rahatsız olmamış olacak ki, bir gün resmi bir belge ile Apo’yu Şam’dan istemedi.
Apo’nun Şam’daki varlığından rahatsız olan güçler, 1998 sonbaharında Apo’yu Şam’dan çıkardı. Durumdan çok rahatsız olan Ankara Apo’nun peşine düştü. Sonunda Ankara, ABD ile anlaştı ve Kenya’daki Apo Kahire havalanında Türk yetkililere teslim edildi. Apo 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye döndü. Dönemin başbakanı Ecevit “ Allah Allah bunu niye getirip kucağımıza verdiler, şimdi biz bunu ne yapacağız” diyerek hayretlerini gizleyemiyordu. Diğer taraftan ülkenin başbakanının olaydan ne kadar habersiz olduğu da gözlerden kaçmıyordu.
ABD Ankara ile hangi koşullarda anlaştı da Apo’yu Kahire’de Türk yetkililere teslim etti bilmiyoruz. Ama ABD’nin PKK’nin çatışmalı ortamından rahatsız olduğu da belli. Öyleyse bu çatışmalı ortam, önümüzdeki süreçte sona erecek. Peki, Ankara Çatışmasız bir ortamda, Kürd sorunu ile yüzleşmeye hazır mı? Son bir yılda, Kandil vadisine 1500 sorti yapmakla övünen Türkiye’nin buna hazır olduğunu söylemek zor.
Kandil dağında 1500 PKK hedefini yerle bir ettiklerini TSK sitesinde okuyoruz. Bir yıl önce, gazeteler Kandil de 3000 PKK’linin olduğunu yazıyorlardı. Eğer durum böyleyse, iki PKK’liye bir bomba düşüyor. Ama orada hala insanlar var. Bu haberlerin hiç biri doğru değil. Doğru olan Ankara’nın çatışmasız bir ortamda Kürd sorunu ile yüzleşmek istememsidir.
Ankara istese de istemese de durum, Ankara’yı çatışmasız bir ortama doğru sürüklüyor. Ankara için artık raporlar devri ve çatışma süreci bitiyor. Ankara nın yüzyıldan beri Kürdlerden gasp ettiği, kendi kaderini belirleme hakkını Kürdlere iade etmenin zamanıdır.
Demokratik Cumhuriyet, Çağdaş Kemalizm, ulus kadın Konfederalizm, ekolojik toplum, kardeşleşme, et-tırnak deyimleriyle Kürdleri oyalamasınlar. Çünkü içi boş bu sözlerde, Kürdler için hiçbir şey yoktur. Türkiye’nin Kıbrıs için önerdiği, iki toplumlu iki federasyonlu, tek devlet modeli, Kürd sorunu içinde adil ve makul bir çözüm olacaktır. Bunun dışında hiçbir çözüme Kürdler razı olmamalıdır.
Ocak 2009 |