Bilindiği gibi,12 Eylül’den sonra, Çankaya Köşkünde Özal ile bir dönem sivilleşme süreci başlamıştı. Üçüncü ayaktan sonra, OYAK’ın Patronları Generaller buna itiraz etmeye başladılar. Bunların sivil uzantısı Baykal da, bunlarla ortak hareket etti. Bu zevat, Türkiye’yi bir kaosun içine soktular. Muhtıralar, mitingler gırla gidiyor. Cümle devrimciler sivil general, OYAK’ın patronlarının arkasında yürüyor, “Cumhuriyet Elden Gidyor” diye bağırıyorlar. Türkiye solunun ne kadar zavallı, ne kadar çaresiz ve ne kadar acz içerisinde olduğunu gördük. Çünkü sivil general OYAK’ın patronları ile birlikte darbeye davetiye çıkartıyorlardı. Neyse ki; 500 aydının 14 Mayıs günü ortak bir imza ile darbeyi kınayan bir bildiri yayınladı ve insanları biraz rahatlattı. İnsanın “öf be, bu ülkede darbeye karşı olanlar da varmış” diyesi geliyor. Yoksa hiçbir demokratik talebi olmayan bu kitlesel mitingler, ülkenin başına bir karabasan gibi çökmüştü.
15 Nisan Tandoğan, arkasından 27 Nisan OYAK’ın patronlarının muhtırası, 29 Nisan Çağlayan ve 13 Mayıs Alsancak mitinglerinin biribirinden hiçbir farkları yoktu. Darbeciler geliyoruz diyorlardı, mitingçiler de geç kaldınız diye bağırıyorlardı. İşin garip tarafı, bu bağıranların çoğu da 12 Eylül darbesinde işkence görenlerdi. Beyler, “Aslandan kaçarken ayının ininde gizlenmez ki.”
Sağolun 500 aydın, bu ülke de, insanlar da darbecileri davet eden mitingçiler de size minnettardır.
Aslında bu kitlesel mitinglerin hiçbir demokratik yanı yoktu. Çünkü, bu katılımcıların devletten hiçbir talebi yoktu. Aslında statükoyu koruyan, bağırmalarıyla ve hazırlayıcıların sivil generallerden oluşmasıyla gerici mitinglerdi, diyebiliriz.
“Cumhuriyet Elden Gidiyor” ne demek, nereye gidiyor? Kim götürüyor? Peki, bu sloganın “Din Elden Gidiyor” sloganından ne farkı var?
Nasıl ki din bir manevi kabul ise, Cumhuriyet de bir yönetsel kabuldür. Günümüzde Avrupanın önemli bir kesimi Krallıklarla yönetiliyor. Bence, Antalya’nın Lara Plajı’nda güneşlenen, her hangi Hollandalı bir bayanı getirip Çankaya Sarayı’nda Kraliçe yapsak, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den bin kat daha iyi görev yapardı.
“Cumhuriyet Elden Gidiyor” bu ülkede yasalar var, savcılar ve kolluk kuvvetleri var. Bunlar neden görev yapmıyorlar? Demokratik ülkelerde bu kurumlar görevinin başında olur, suçlular yakalanır ve yargılanır. Görevini yapmayan görevliler yakalanır ve yargılanır.
“Şeriat Geliyor” bu da İslami bir yönetim biçimidir. Bunu engellemek için bütün yasal tedbirler alınmıştır. Sorumlular yakalansın cezalandırılsın. Ülkede bu özlemler içerisinde olan bir avuç insan da olabilir. Bunun için bütün vatandaşları suçlu göstermeye kimsenin hakkı yotur. Darbeyi çağıranlar ve darbeciler, ülkeyi darbe yapmakla tehdit edeceğinize, suçluları yakalayın ve cezalandırın.
Burada Müslümanlar ve laik dininde olanlar diye insanları ikiye ayırma çabaları görülüyor. Almanya’da Hrıstiyan Demokratlar 16 yıl kesintisiz Almanyayı yönetti. Türkiyede Müslüman Demokratların ülkeyi yönetmeye hakları yok mu? Bu ülkede Dışişleri Bakanı olmuş Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmaya hakkı yok mu? Eğer Abdullah Gül bir irticacı ise, kaldırın dokunmazlığını, yargılayın ve cezasını verin. Ama, bunu engellemek için yasaları çiğnemek, darbe yapmak kabul edilemez. OYAK’ın patronu generalller laiklik konusunda samimi değiller. Bununla ilgili 12 Eylül döneminde, Tuncelide bir Daire Müdürü olan bir arkadaşın anlattıklarını aktarayım: “12 Eylül’de Tunceliye Kenan Güven isminde emekli bir general Vali olarak atanıyor. General Vali Tuncelinin Kızılbaş köylerine zorla cami yaptırıyor. Cuma günleri de bütün kaymakamları, daire müdürlerini ve yanına Elazığ Müftüsünü de alarak, köy camisinde köylülerle birlikte Cuma Namazını kıldırmaya gidiyorlar. Bir gün arabalarda yer kalmayınca Müdür Vali’nin arabasına biniyor. Yolda “Sayın Valim, siz köye cami yaptırıyorsunuz ama, köyün içme suyu yok, caminin de suyu yoktur. Bizim 3-4 saatlik yolculuktan sonra hepimizin abdesti bozuluyor. Bu köylüler de zaten Kızılbaş, abdest almasını bile bilmezler. Böylece, başta müftü olmak üzere hepimiz abdestsiz namaz kılıyoruz. Biz ne yapmak istiyoruz?” general Vali hiddetle; “Müdür, Müdür! Ben burada devleti temsil ediyorum. Burada devlet benim. Benim Tuncelide namaz kılmayanlarla sorunum var. Eğer ben Konya’da Vali olsaydım, orada namaz kılanlarla sorunum olurdu.”
Sözün özü devletin laiklik anlayışı işte budur.
Mitingçiler! Şemdinli İddianamesini hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya görevden alındı ve hukuk diploması iptal edildi. Bu, dünyada bir ilktir. Hazırladığı iddianameden dolayı suçlu sayılan tek savcı, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’dır. O zaman bu iddianameyi Baykal; “Orduya karşı bir darbedir” diye nitelendirmişti. Siz neredeydiniz? Baykal diyor ki; “Cumhurbaşkanını halka seçtirip, başımıza bir diktatör mü getirsinler.” Mitingte Baykalı alkışlayan halk, siz Baykalı alkışlamaya utanmadınız mı? Başta YÖK Başkanı olmak üzere, 50 rektör yollara düşmüş sivil muhtıra veriyorlar. Beyler, ülke gençliği size teslim değil mi? Bu insanları siz yetiştirmiyor musunuz? Eğitim sistemi ile ilgili hiçbir sorunumuzun olmadığı belli. Çünkü, bu konuda bugüne kadar hiçbir tepkinizi görmedik. Belli ki sizin tek derdiniz Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün eşinin türbanı. Beyler, türban islami bir örtünme değil, çağdaş giyimin bir aksesuarı. Aynı aksesuar, M. Kemal’in eşi Latife Hanımın da başında vardı. Anayasa Mahkemesi Başkanı diyor ki; “Bizim kararlarımızı eleştirmek suçtur.” Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle, 367 sayısı ile ilgili aldığınız hukukdışı kararınızı sadece eleştirmiyorum. Anayasa Mahkemesi olarak, aldığınız bu karar, hukuka karşı bir siyasi darbe olduğu için kınıyorum. Şunu da unutmadık; 12 Eylül Cuntası Anayasayı rafa kaldırdı, ama Anayasa Mahkemesi sesini çıkarmadan görevini sürdürdü. Neyin mahkemesi olduklarını kendileri de bilmiyordu. Aynı mahkemenin bu tür hukukdışı siyasi kararlar alması sürpriz olamaz.
Darbeciler diyorlar ki; “Ne mutlu Türküm demeyen herkes düşmandır, öyle de kalacaktır.” Askeri terimde düşman yok edilmesi gereken bir unsurdur. Demek ki, Türkiye nüfusunun yarısı darbecilerin hedefinde. Anlaşılan bu sefer daha öfkeli görünüyorllar.
Danıştay Başkanı diyor ki; “Kemalist ilkeleri benimsemeyen herkes iritcacıdır” buyrun bir mahkeme başkanın irtica tarifine. Beyefendi ben Kürt, Kızılbaş ve Solcu bir insanım ama Kemalist değilim. Şimdi ben de mi irticacıyım ?
Mitingçiler! bu ülkede 25 yıldan beri, düşük yoğunluklu bir savaş devam ediyor. Binlerce vatandaşımız öldü, binlerce köy yakıldı, milyonlarca insan göçmen durumuna düştü, bu savaş ülkeye 150 milyar dolara maloldu. Acaba bu parayla neyin başarıldığını sormak aklınıza geldi mi? Bu ülkede 15 – 16 yaşındaki çocuklar insan öldürüyor ve insanlar hayvan gibi boğazlanıyor. Bunun sebebini sordunuz mu? Şehirler çeteler tarafından paylaşılmış. Bunlar vatandaşın korkulu rüyası haline gelmiş. Bunun sebebini sordunuz mu? Kapkaç, adam öldürme, gasp, soygun, tehdit insanları canından bezdirmiş, devlet nerede diye sordunuz mu? Gelir dağılımındaki rezalet, işsizlik, açlık, sefalet ve erozyona uğramış toplumsal ahlak ile ilgilendiniz mi? Kısacası devletten bir talebiniz oldu mu? Çağlayan mitinginden sonra 1 Mayıs mitingi gözlerinizin önüne geliyor mu?
Eğer bunları yapmadıysanız, yaptığınız mitingler statükoyu korumaya yönelik gerici mitinglerdir. Eğer eylemde nitelik bir kenara bırakılıp, nicelik öne çıkmakla başarı sayılsaydı, Adolf Hitler’in, Tempelhoff Havaalanı’nda yaptığı 2 milyon insanın katıldığı miting başarılı olurdu. Öz olarak farkı olmayan bu mitinglerin akıbeti aynı olacaktır.
İşte bu hengame ve darbenin gölgesinde Türkiye, 22 Temmuz’da erken seçime gidiyor. Görüldüğü kadarı ile darbeciler, seçim sürecini, sonuçlarını ve Cumhurbaşkanı seçimlerini çok yakın takibe alacaklar. Şu sıralarda kimi aşiretini yanına almış, kimisi parasını çantasına doldurmuş, kimisinin cebinde iyi dereceli uşaklık diploması, Ankara’ya doluşmuş. Herkes bir milletvekili koltuğuna talip. Hangi partiden olacağı hiç te önemli değil.
Yukarıda saydığımız kaosun ve fikir karmaşasının asıl sebebi Kürd sorunudur. Öyleyse Kürdler bu seçimlerde ne yapacak? DTP Parti Meclisi bağımsız adaylarla seçime katılma kararı aldı. Çünkü, 12 Eylül yasaları Kürdleri kendi kimlik özellikleriyle parlamentoya girmesini engellemek için hazırlanmış. Bu engelleri ancak bağımsız adaylarla kısmen de olsa aşmak mümkündür. Bu karar Kürdlerin menfaatine gibi görünüyor. Umarım dumura uğramaz.
Ortada dolaşan dedikodular, Kürd orjinli partilerin bir seçim bloku oluşturarak birlikte seçime gidecekleri doğrultusunda. Bu dedikodular genellikle Hak-Par kaynaklı. İşte burada eğri oturup doğru konuşalım. Hak-Par seçimlere hak kazanmış eski bir parti. Siyasi gücü de ortada. KADEP yeni kurulmuş, seçimlere katılmaya bile hak kazanamamış bir parti. Gücü ne kadar o da belli değil. Peki DTP kendi oylarıyla bu partilere neden milletvekili seçtirsin ki? Ayrıca, Kemal Burkay Stokholm’den, Melik Fırat’ta Ankara’dan İmralı’da ki Abdullah Öcalan’ı çapraz ateşe tutmamışlar mıydı? Siz Öcalan’ı sevmeyebilirsiniz ama Kürdler arasında yüzbinlerce tapanı var. Kendi adaylarınıza bunlardan nasıl oy isteyeceksiniz? Ben şahsen bunu dürst ve etik olarak göremiyorum.
Ancak seçimler gerekçe gösterilerek Kürd siyaseti nasıl bir çatı altında toplanır. Buna kafa yormak gerekiyor. Hem de seçilme kaygısından uzakta. Bana göre en çok da DTP’nin ihtiyacı var. Bu birliktelik Kürd halkının çıkarlarını ön planda tutan planlı, programlı ve ilkeli olmalıdır. Yarın meclis çalışmaları seçimler de halka anlatılmalıdır.
Kürdler nasıl bir siyasi talepte bulunacaklar?
Uluslarası ilişkiler nasıl olacak?
Kürd halkının kazanımları neler olacak?
Bunların hepsi seçim süresince seçmene anlatılmalıdır. Böylece Kürd halkı da seçimden sonra nelerin olacağını bilmelidir. Böylesi bir birliktelik sadece Kürd halkını değil, onun dostlarını da sevindirecektir.
Umarım DTP bağımsız adaylarla seçime katılma kararının sonuna kadar arkasında durur. Bu seçimlerde üstüne düşen sorumluluğu yerine getirir.
Mayıs, 2007
|