|
|
Baş Belası Kürdler |
|
 |
Evet, Cumhuriyetin kuruluşundan beri, Kürdler Cumhuriyetin kurucuları olan kemalistlerin başının belası olmuşlardır. Bir asıra yakın zamandan beri, zavallı kemalistler, bütün yolları denemelerine rağmen bu sorundan kurtulamamışlardır. Osmanlı hanedanlığına karşı duran Osmanlı Paşaları, ihtiyaç duydukları için Kürdlerle kardeş olduklarını söylemişler, Osmanlıları devrilmesinden sonra da “Kürt yok” demişlerdir. Ama Kürd Sorunu hala kemalistlerin temel sorunu; yani Kürd Sorunu “tek millet, tek din ve tek devlet”çilerin sorunu olmaya devam ediyor.
Günümüzde kemalistler, Kürdleri asimile edemediklerini de itiraf ediyorlar. 29 Kürd Ayaklanması bastırıldı ama, Kürd Sorunu devam ediyor. 8 Başbakan, 12 Genelkurmay Başkanı ve 5. Cumhurbaşkanını eskitmek üzere Apo hala yerinde duruyor. Çünkü Apo sırtını Kürd Sorununa dayamış yerinde duruyor.
Hâlbuki Kürd sorunu adil ve makul bir çözüme kavuşturulursa, Apo’nun sırtı boş kalacak ve yıkılacak. PKK Kürd Sorununun sonucudur. PKK’den kurtulmakla Kürd Sorunundan kurtulamazsınız.
Uzun tartışmalardan sonra, nihayet 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı. Belki de 1639 Kasrışirin Antlaşmasından sonra en önemli antlaşma idi. Osmanlılar 1639 Antlaşmasıyla toprak kazandılar, ama 1923 Lozan Antlaşmasıyla bu topraklardan vazgeçtiler. Her ne kadar Lozan Antlaşması bir başarı gibi sunulsa da Lozan başarısız bir antlaşmadır. Rusya galipler tarafından olmasına rağmen, Lozan Antlaşmasını imzalamadı. 1926 yılında Amerikan Kongresi Lozan anlaşmasını red etti. Yani Lozanda belirlenen Ortadoğu sınırları ABD için geçerli değildir.
O güne kadar Osmanlı Paşaları için kardeş sayılan Kürdler, 1924 Anayasasıyla inkâr edildiler. O gün bu inkâra itiraz eden Küdler, hala itirazlarını sürdürüyorlar. Zaman, şekil, yer ve önderler değişse de itiraz devam ediyor. Günümüzde kemalistler, asimile edemedikleri Kürdler ve Kürd Sorunu ile karşı karşıya kaldılar.
Osmanlının temelleri üzerine Cumhuriyeti kuran Osmanlı Paşalarının hepsi zaten Avrupa kökenliydi. Böylece de Avrupa ile ilişki kurmakta zorlanmadılar. 1925-50 yılları arasındaki Kürd Ayaklanmalarını, şeriat özlemli bazı gerici çevreler olarak yansıttılar. Böylece de İslami hareketlerden hoşlanmayan Avrupalıların da desteğini alıp Kürd Ayaklanmalarını kanla boğdular. 1925 Piranlı Şeyh Saitten, 1938 Dersimli Seyit Rızaya kadar, 16 ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda örtülü bir şekilde Almanya’dan yana olan Türkiye, Kürdleriyle hoş geçinmenin yollarını aramış ve defalarca Genel Af ilan etmiştir. 1950’den sonra Kürdlerden itiraz sesleri tekrar yükselmiş. Bu sefer de, NATO Paktı içerisinde yerlerini alan kemalistler, bu itirazları Moskova yanlısı komünist hareketler olarak Batıya yansıtmış ve Kürdlerin boynunda boza pişirmeye devam etmiştir. İşkence, baskı, zulüm arşa dayanmış. Kürdlerin değerleri ve kişiliğiyle oynanmaya başlanmıştır. Mesela, 12 Mart Cuntası döneminde bir Kürd köyüne gelen Yüzbaşı ve jandarmalar bütün köylüleri köy meydanında topluyorlar. Erkekler bir tarafa, kadın ve çocuklar diğer tarafa diziliyorlar. Erkekler teker teker çırılçıplak soyularak, penisine bir ip bağlayıp eşinin eline veriyorlar, “Haydi şimdi çocuklarını ve kocanı al, evine git” diyorlardı. Dünyada hiçbir toplum bu kadar aşağılanmamıştır.
Annesini ve babasını bu şekilde izleyen çocuklar, Kenan Evren Cuntası döneminde genç ve sosyalist Kürdler olarak Diyarbakır Zindanlarına dolduruldular. İşkencecilerin, savcıların ve hâkimlerin sayesinde, yıllar sonra hepsi Kürd olarak dışarı çıktılar. Bunlar şimdi dağlarda, birçoğu PKK Militanı olarak yaşamını yitirdi. 1990’da Varşova Paktı yıkılıncaya kadar, Kürd militanlar Batıya komünist olarak yansıtıldı. 1990’ları başında herkes Kürdlere soruyordu: PKK’yi lanetliyor musun? 2001 de Nevyork ikiz kulelerinin yıkılmasından sonra durum değişti. “Söyle bakalım terörü kınıyor musun?” Görülüyor ki Ankara hep Batının hoşuna gidecek şekilde Kürdlere karşı davranış sergilemiştir.
Son gelişmeler ise, herkesin kafasını karıştırmaya devam ediyor. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt “Biz PKK’yi bitireceğiz” diyor. Ben hiç sanmıyorum. Çünkü Ankara PKK’siz bir Kürd Sorunuyla yüzleşmek istemiyor. Ayrıca PKK’den herkes nemalanıyor. Bütün siyasi partiler için PKK altın yumurtlayan tavuktur. Eğer PKK olmasaydı MHP seçim barajını aşamazdı. Çünkü Türk ırkçılarına vereceği hiçbir şey yoktur. Her şeyi AKP fazlasıyla karşılıyor. Trafik kazasında ölen bir askerin cenaze töreninde ülkücüler; “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganını atıyor. Bütün siyasi partiler bir biçimiyle, siyaseten PKK’den nemalanıyorlar. Bölgede görevli erinden generaline kadar hepsi tazminat alıyor. Polisler, devlet memurları ve köy korucuları da aynı şekilde. Bölgede devlet düzeni laçkalaştı. Yolsuzluk, rüşvet ve adaletsizlik başını almış gidiyor. Bu çarkın içerisinde olanların hiç birisi PKK’nin bitmesini istemez. Zaten Ankara da buna hazır değil.
Zaten 1923 yılından beri, Genelkurmayın PKK ile baş edememesi de düşündürücüdür. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, bu iş için bugüne kadar 300 milyar dolar kadar para harcandığını söylüyor. Bu para ile ne yapıldı diye sormak yasak. Bu sürede 17 200 faili meçhul var. Bunların faillerini sormak yasak. İşkence, baskı, zulüm devam ediyor. Güvenlik gerekçesiyle 4200 Kürd köyü güvenlik güçleri tarafından yakıldı. Bu köylerdeki sağlık ocakları, okullar ve camiler de yine güvenlik gerekçesiyle güvenlik güçleri tarafından yıkıldı. Sağlık Bakanı, Eğitim Bakanı ve Diyanet İşleri Başkanı suskun. Bu yıkılan köylerin hiç biri de Türk köyü değildi. Demek ki devlet, Türk köylerinin can güvenliğini sağlıyor. Kısaca Kürdlerin durumu bu.
Bu da yetmiyormuş gibi, sınıra 300 bin asker yığmış, Irak’a saldıracağını söylüyor. Şehirlerde insanlar ellerinde bayraklar “kahrolsun PKK, kahrolsun Barzani” diye bağırıyorlar. Herkes Apoyu unuttu, birden Barzani öne çıktı. Bu da gösteriyor ki, asıl hedef Barzani’dir. Ankara bütün imkanlarını kullandı ama, Irak’a saldırmayı göze alamadı. Çünkü öncelikle oranın güvenliğinden ABD sorumludur. Sonra da karşısında 180 bin kişilik Kürd ordusu var. Diplomatik alanda da Türkiye yalnız kaldı. Şimdi ise, sınırda hakiki mermilerle atış talimi yaparak şişirdiği toplumun havasını almaya çalışıyor.
Ancak Ankara sınıra dayanıp “Ben PKK’ yi imha edeceğim” dedi, “Kandil Dağındaki yuvalarını başlarına yıkacağım” dedi. Bunların Suriye denetimindeki Bekaa Vadisinde yetişip önce İran’a, sonra da Kandil Dağına yerleştiğini unuttu. Ama biz unutmadık. Bu oyunlar oynanırken PKK 8 Türk askerini esir aldı. Karşılığında hiçbir talebi olmadan hepsini iade etti. Türkiye; “Neden izin almadan sınırı geçtiniz?” diye askerleri tutukladı. Bu Ali Cengiz Oyununu anlayana aşk olsun.
Aslında Türkiye burada kendi oyununa geldi desek daha doğru olur. Hatırlanacağı gibi ABD; Abdullah Öcalanı derdest edip, Kahire havaalanında Türk yetkililere teslim etti. Onlarda getirdi, dönemin Başbakanı Ecevit’e teslim ettiler. Ecevit de şaşırdı “bunu niye bize verdiler, ben anlamadım. Şimdi biz bunu ne yapacağız” diye serzenişte bulunmuştu. Aynı Abdullah Öcalan ABD güçleri Bağdata girdiğinde; “Kuzey Irak’ta ilkel milliyetçi feodallerin önderliğinde, ABD ve İsrail’in güdümünde bağımsız bir Kürdistan kuruluyor. Buna engel olmak gerekiyor. Çünkü bunun Türkiye’ye büyük zararları olacak. Eğer ben dışarıda olsam buna engel olurdum” diye yetkilileri uyarmıştı. İyi ki Abdullah dışarıda değilmiş. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da sanki Apo’nun bu rüyasını gerçekleştirmeye çalıştı. Ama başaramadı, her ikisinin de hevesi kursağında kaldı.
PKK sıkışınca 7 maddelik bir çözüm deklarasyonu yayınladı. Bu talepler, “Demokratik Cumhuriyet” taleplerinin kötü bir kopyası. Bu istekler, zaten pratikte şu anda uygulanıyor. Bu deklarasyon Kürd halkının taleplerini karşılamıyor. Kürd halkının ödediği bedelin karşılığı bu değildir. Kürd halkı yine oyuna getirilmeye çalışılıyor. Halkımız bu safhadan sonra bu oyuna gelmemelidir. 29. İsyan bu kadar ucuz olmamalıdır. Çünkü şu anda bütün dünya Kürdlerin yanındadır. Kürdler bu avantajı iyi kullanmalıdırlar. ABD Ankara Büyükelçiliğindeki kahvaltı bunun açık mesajıdır. ABD “Biz PKK’ yi red ediyoruz ama, Kürdleri red etmiyoruz, onların yanındayız” mesajını verdi.
Seçim öncesi Aysel Tuğluk imzalı, Radikal gazetesinde bir belge yayınlanmıştı. Bu belge teslimiyetin belgesiydi. Tuğluk hanım bununla kalmadı; “Bölgede ikinci İsrail doğuyor. Bölgeyi kan gölüne çevirecek, buna engel olunmalı” diyor. Elbette bayan Tuğluk bununla Güney Kürdistan’ı kast ediyordu. Tuğluk hanım, Kürdler merak ediyor; Sen kimin adamısın? Kürdlerden ne alıp veremediğin var? Grup Başkanvekili Ahmet Türk de; “Etnisiteye dayalı politikalar tehlikelidir, Türkiye’yi bölünmeye götürür” diyor. Buyurun size eşbaşkanların eş fikirlerine. Demek ki boşuna eleştirilmemişler.
Aslında bu saçma sapan düşünce ve açıklamalar Kürdler için tehlikelerle doludur. 29. İsyan aynı zamanda 29. tecrübe demektir. Bunlar Kürdleri temsil edemezler. Bu tür oyunlara gelmemek gerekiyor. Çünkü bunlar kendileri bile ne söylediklerini ve söylediklerinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
Ankara hala PKK’siz Kürd Sorunu ile yüzleşmeye hazır değil. Bunun için her kafadan bir ses çıkıyor. Bir kere Kürd Sorunu fukaralığın sorunu değil. 1925’te de Diyarbakır Türkiye’nin üçüncü zengin kenti idi, ama o zaman da bu sorun vardı. Bugüne kadar açılan, içi boş ekonomik paketler Kürd sorununu çözmeye yetmedi. Bundan sonra da yetmeyecektir.
Kürdlerin kendi kendilerini yönetebileceği adil ve makul bir çözüm, Kürdler için kabul edilebilir bir çözüm olmalıdır. Mesela; Ankara Kıbrıs’ta Türk soydaşları için hak gördüğü çözüm önerisini kendi Kürd vatandaşları için de hak görmelidir. Bu çözüm önerisi, Kıbrıs’ta 30 yıllık iki ayrı devleti nasıl ki birleştirecekse, Türkiye’yi de bölmeyecektir.
Aralık 2007 |
|
|