Yıllardan beri Türkiye’de birileri cadı kazanı kaynatıyor. „Ülke parçalanıyor, şeriat geliyor, yok efendim darbe oluyor“ naraları gökleri inletiyor. Insanlar bu korkularla paranoya olmuş, bir işaretle yüzbinler harekete geçiyor, vurun kahpeye nidalarıyla sokaklar çılgın insanlarla dolup taşıyor. Kim kime karşı, kim neyi savunuyor belli değil.
Insanlar ne yaptıklarının farkında bile olmadan, birileri malı götürüyor, hem de herkesin gözünün önünde. Vatandaş bunun adını da karanlık ilişkiler, mafya, çete, soygun ve talan olarak adlandırıyor, seyre edevam ediyor. Talancılardan kimisi vatan, millet, kimisi de din-iman söylemleriyle talanlarına devam ediyorlar. Vatandaşın beyni başka lüzumsuz şeylerle şişirilmiş, parasına sahip çıkamıyor. Para başıboş sokakta dolaşıyor. Son yılarda, bu sahipsiz para üzerinde iki sermaye gurubunun acımasız bir savaşı var. Bunlar her ne kadar aralarındaki savaşı başka alanlara çekmeye çalışsalar da, asıl savaş üzerinedir.
Birincisi OYAK (Mavi Sermaye) 1960’ta kurulan mütevazi bi subay derneği, günümüzde ülkenin üçüncü büyük holdingi oldu. Mavi sermayenin patronları generaller, ellerindeki silahlı gücü ülke savunmasının yerine holdingleri OYAK’ı korumada kullanıyorlar. Vatan-millet naraları ve darbe tehditleriyle vatandaşı paranoyak yaptılar. Halbuki asıl amacları, OYAK’ı büyütmekve korumak. Üretimin her alanında bir OYAK şirketine rastlamak mümkün. Bilindiği gibi son Danıştay salkdırısında çalışmayan güvenlik kameralarını OYAK Holding üretmişti. Şiedettle özelleştirmelere çıkan OYAK patronları, uyduruk bir ihale belgesiyle Erdemir’i hediye alınca, sus pus oldular. Bircümle 12 Eylül mağdurları da çok şükür Erdemir’i yabancı şirketler almadı, OYAK aldı diye bayram ettiler. Hükümet demir ithalatını yasaklayara, OYAK malı demirde %40 zam yaparak, silahların gögesinde vatandaşı soymaya devam.
Ikincis, Islami yani yeşil sermaye. Bu gurup ta çok yazıldı ve konuşuldu. Bunları da çoğumuz yakından tanıyoruz. Bunlar da din-iman gölgesindehızla büyüyorlar. Şu anda Türkiye’deki üretimin %40’ını yeşil sermaye yapıyor. Her nekadar Başbakan Erdoğan, sermayenin dini imanı yoktur dese de, yeşil sermayenin dini islamdır. En azından görüntüsü öyledir. Bunlar da 27 Mayıs Cuntası’nın Türkiye’yi islamlaştırma programı çerçevesinde oluştular. 27 Mayıs Cuntası’nın devlet üretiminin bayıleri, şu anda üretici işadamı oldular. Nasıl ki OYAK patronlarının vatan diye bir sorunları yoksa, yeşil sermayenin de Islam diye bir sorunu yok. Hem yeşil hem de mavi sermayenin bir tek sorunları var. O da sokakta başı boş dolaşan paradan pay kapmak. Iki gurup arasında kuralsız bir paylaşım kavgası var. Her iki gurup ta vatandaşların duyarlı oldukları konuları, çıkarlarına alet etmekten de asla çekinmiyorlar.
Aslında bu gurubun para kavgası Erbakan iktidarı döneminde başladı. OYAK patronlari postmodern bir darbe ile 28 Şubat’da Erbakan yönetimine son verdiler. Ecevitin başbakanlığında DSP, ANAP ve MHP’den oluşan bir koalisyonu yönetime getirdiler. Bu koalisyon da üç ayrı renkten oluşan palyaço pantolonundan farkı yoktu. Bu pantolon onların edep yerlerini bile kapatmıyordu. Çünkü bu yönetim döneminde ülke edepsizce soyuldu. Bir günde 22 banka iflas ettirildi ve arkalarında 54 milyar dolar borc bırakarak. Bu soygunculardan hiçbiri şu anda hapiste değil. Bu bankaların yönetim kurulu üyelerinin hiçbiri hakkında dava açılmadı. Bu yöneticilerin çoğu emekli Albay ve Generallerden oluşuyordu. Bunların isimleri bile kamuoyuna açıklanmadı. Bu soyguncular şu anda insan kılığında ve vatanperver olarak aramızda dolaşıyorlar. Soydukları bankaların borçlarını ise fakir vatandaş ödüyor.
Erbakan iktidarı döneminde yeşil sermayenin büyük bir heybetle gelişini gören OYAK patronları buna karşı potmodern bir darbe yaptılar. Yeşil sermayeyi yönetimden uzaklaştırdılar. Yönetimi iuslam karşıtı koalisyona teslim ettiler. Sıra yeni bir sermaye sınıfı yaratmaya gelmişti ve mavi sermayeye de karşı olmamalıydı. Önce Balkan mühacirlerinden oluşan işadamları tespit edildi. Sonra bankalar bu mühacirlere çok ucuz fiyatlarla satıldı. Yüksek faiz vaadi ile kısa sürede vatandaşın paraları bu bankaların kasalarına aktı. Devlet bankalarından da olabildiğince para bu bankalara aktarıldı. Sonra bir günde 22 Banka iflas etti. Dünyada bu kadar bankanın bir günde iflas ettiği tek ülke Türkiye’dir. Tabı ki bunların hepsi danışıklı dövüştü. 28 Şubatçıların planıydı. Bu iflaslarda bir kişinin bile burnu kanamadı. Banka sahipleri ve yöneticileri, verilen görevi başarıyla yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Bu Alicengiz oyununu gören yabancı sermaye ülkeyi terk etti, kriz virüsü TL’ye bulaştı ve TL’yi yatalak yaptı. Ülke iflasın eşiğine geldi. Yöneticiler para dilenmek için elegüne avuç açtı. Yabancı bankalar, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla, yüksek faizle borç verdiler. Ülke iflastan kurtuldu ama şimdilik bütçenin yarıya yakını, bu borçların faizine gidiyor.
Görülüyorki yeşil sermayeden korkan mavi sermaye, rakip olmayan, yeni bir mühacir sermaye yaratma operasyonu, ülkeye çok pahalıya maloldu. Bu operasyonda erken seçime gidildi, vatandaş bu üç partiyi meclisten dışarı attı. Bu soygun çetesinin meclisteki uzantılarından da hic kimse ceza almadı.
Peki bu sermaye gurubunun kavgası bitti mi? Hayır bitmedi, devam ediyor. Seçimden sonra yeşil sermaye ezici bir çoğunlukla yönetimi ele geçirdi. Şu anda ülke yönetimi bu kesimin elinde, iktidar da mavi sermayenin elinde. Kavga iki başlı bir gövdenin kendi kendisiyle savaşmasına dönüştü. Taraflar kavganın nedenini vatandaşların duyarlılıklarını gerekçe olarak gösterseler de, bu doğru değil. Kavganın asıl sebebi sermayedir. Mesela yeşil sermaye yönetimi ele geçiriri geçirmez, yerlerine oluşturulmaya çalışılan mühacir sermayesine saldırdı ise de, mavi sermayenin müdahalesiyle geri çekildi.
Bir taraftan iktidar erkini elinde tutan ve Avrupa Birliğine girmek istemeyen mavi sermaye patronları. Diğer taraftan yönetim erkini ele geçirmiş generallerden kaçarak, AB’ye girmek isteyen yeşil sermaye. Her iki gurup ta birbirlsalvo yapıp duruyorlar. Her iki tarafın da çeteleri var. Bazı karanlık ilişkilerini bu çetelerine yaptırıyorlar. Elbette çeteler de bu işleri boşuna yapmıyorlar. Onlar da aslan payından pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bir taraf din-iman, diğer taraf vatan-millet naralarıyla soygunlarına taraftar bulmaya çalışıyorlar. Işte tam bu noktada da vatandaş paranoyak olmuş. Türkiye insanı, şu uç paranoyadan müzdariptir.
- Türkiye bölünecek korkusu. Eğer Türkiye AB’Ye girerse, birilerinin canı Bağımsız Kürdistan’da yaşamak ister diye AB kendi topraklarının bir kısmında böyle bir devletin kurulmasına müsade etmeyecektir. Bölünme paranoyası boşuna.
- Türkiye’de darbe olacak korkusu. Birilerinin canı darbe yapmak istiyor diye, AB kendi topraklarının bir kısmında, hiç kimseye darbe yapmaya göz yummaz. Darbe paranoyası da boşuna.
- Şeriat gelecek korkusu. Birilerinin canı şeriat düzeninde yaşamak istiyor diye, Ab yine kendi topraklarında şerii uygulamalara müsade etmeyecek. Dolayısıyla şeriat korkusu da boşuna...
Öyleyse bu korkular niye? Kim kimdden niçin korkuyor? Göründüğü kadarıyla, Türkiye’de AB’ye karşı olan hiçkimse yoktur. Ancak herkesin bi ammalar dizisi vardir. Şu bilinmelidir ki, Türkiye 40 yıllık AB’ye olmak istiyor. Bunun için Türkiye 40 yıllıkm AB kurallarına uymak mecburiyetindedir. Hem de bu mecburiyet ammasız olacaktır. Bana göre de Türkiye’nin bundan başka çaresi de yoktur.
Ammacıların önemli bir kısmı, Kıbrıs’ı koz olarak kullanıyor. Halbuki Kıbrıs Birleşmiş Milletler belgelerine göre, iki toplumlu tek devlettir. AB’de Kıbrıs’ı bu kabule dayanarak, tek devlet olarak içine aldı. Türkiye ise, 30 yıldan beri kendi hakimiyetindeki Kuzey Kıbrıs’ı ayrı bir devlet olarak tanınmasını ve öyle alınmasını istiyor. Avrupa Kuzey Kıbrıs’ı bağımsız bir devlet olarak tanır mı, tanimaz mı? O Avrupa’nın sorunu. Eğer Avrupa Kuzey Kıbrıs’ı devlet olarak tanımasa, Türkiye askerlerini geri çekmek ve Rum malları için kira bedeli olarak bu güne kadar birikmiş 40 milyar Euro’yu ödemek zorunda kalacaktır. Bu da demektir ki, banka soyguncularının arkalarında bıraktıkları 54 milyar dolar borc kadar, Türkiye’yi bir borç yükü bekliyor.
Bu nedenle herkesin başını ikim elinin arasına alıp, AB’ye giriş neselesini yeniden düşünmesi gerekiyor. Başkalarının para kavgasına alet olmadan, AB’nin projesinde yerimizi alalım. Bunun için çaba harcayanlara destek verelim. AB değerlerinden daha fazlasını talep edenlere de engel olmayalım. Herşeyden önce de beynimizdeki prangaları kıralım. Herkese prangasız beyinler dileğiyle...
Temmuz 2006 |