|
Bu
sayfada herkes bildiklerini yazıyor. Ben de bildiklerimi mümkün
olduğu kadar, sade bir biçimde yazmaya devam edeceğim.
Kimi Aleviler, en iyi müslüman olduklarını iddia
ederken, cumhuriyetin kurucu asli unsuru olduklarını savunuyorlar.
Diğer bir kesim de, Aleviliğin islamla alakasının
olmadığını, kendi başına bir inanç
ve bir yaşam biçimi olduğunu savunuyorlar. Bu da Alevilerin
durumunu epeyce karmaşık hale getiriyor. Aslında
sorun görüldüğü gibi hiç te karmaşık değil.
Ben en iyi müslümanım diyen Alevilerin hiç bir sorunu yoktur.
Onların sadece kendi kendileriyle sorunları var. Bunların
islami yaşam biçimini benimseyipveya benimsememe konusunda
teredütleri var. Bunlar, bu teredütlerini gidrdikten sonra hiç bir
sorunları kalmaz. Ama kendilerini islam dışı,
aleviliği de ayrı bir inanç olarak görenlerin tarih boyunca
çok önemli sorunları olmuştur, bu sorunlar bu gün de devam
ediyor.
Türkiye, nüfusunun çoğunluğunu müslümanların
oluşturduğu bir ülke. Laik ve demokratik olduğunu
iddia eden Türkiye de, müslümanların hiç bir sorunları
yoktur. Çünkü devlet, müslümanların inançsal bütün ihtiyaçlarını
en iyi şekilde yerine getiriyor. Cami yapma, din adamı
yetiştirm, bunları devlet memuru olarak kabul etme ve
din eğitimi gibi, bütün ihtiyaçlaryasal garanti altına
alınmış ve giderleri devlet bütçesi tarafından
karşılanmaktadır. Ama ben Aleviyim diyen kesim, sözde
laik ve demokratik devletin dışına itilmişlerdir.
Devlet sürekli olarak Alevileri, sosyal ve ekonomik yaşamın
dışına atmış ve böylece boyun eğmeye
zorlamıştır. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde,
en ön saflarda yerlerini almışlar ancak kururluş
aşamasında olmamışlardır, tıpkı
Kürtler gibi. Bazı Alevilerin iddia ettiği gibi, unsur
falan değiller. Olsa olsa yok sayılan unsurdurlar. Cumhuriyetin
kuruluşundan hemen sonra, Alevilere ait olan tekke ve zaviyeler
kapatılmıştır. Buna karşılık
Cami, Sinagog ve Kiliseler açık tutlmuş. Kapatılan
Tekkeler arasında Hacı Bektaş Tekkesi de vardır.
Alevi oylarına göz diken Menderes, 1957 seçimlerinden kısa
bir süre önce bu tekkeyi açmış, 1964'te de Inönü hükümeti
tarafında müzeye dönüştürülmüştür. Eski işleyişi
ile ilgili yasak devam ediyor.
Osmanlı döneminde olduğu gibi, sözde laik ve demokratik
cumhuriyet döneminde de Aleviler, devetin şiddetini iliklerine
kadar yaşadılar. Şiddet, kitleleri korkutmak, sindirmek
ve bağlı kılmak için uygulanan bir yöntemdir. Müslüman
T.C. de şiddetin geleneğini islami geleneğinden alıyor,
Osmanlının yaptığı gibi. Islam'da "kıssas"
diye bir gelenek vardır. Kıssasın
kısasını da, haksızlığa uğradığı
iddia eden belirler. Bir gün Ureyne kabilesinden bir grup, Hz. Muhammed'in
yanına gelerek müslümanlığı kabul ettiklerini
söylerler. Bunların hepsi hastadır. Bunlara bir süre deve
sütü ve sidiği içirilerek, tedavi edilirler. Iyileştikten
sonra, Hz. Muhamed'in çobanı ile birlikte develerini otlatırlar.
Bir gün çobanı öldürüp deve sürüsünü alır kaçarlar. Kısa
bir süre sonra bunlar yakalanıp deve sürüsü ile birlikte Hz.
Muhammed'e teslim edilirler. Hz. Muhammed'in emriyle bunlar, Harre
denilen bir yere götürülür, orada kolları ve bacakları
çapraz olarak kesilir ve gözleri oyulur şekilde bırakılırlar.
Adamlar burada inleye inleye can verirler. Daha sonra çok fakir
olan Muhammed, veda hacı sırasında bu develerden
yüz tanesini ve çoğunu da kendisi kurban olarak keser, geri
kalanlarını da eniştesi Ali'ye kestirir,
Ayrıca Kuran'da ganimet ile ilgili bir düzine ayet var.
Talancı Osmanlılar da, Şeyhülislam vasıtasıyla
zulüm ve talanlarına devam ettiler. Osmanlı, Viyana yenilgisinden
sonra, yavaş yavaş ilerledikleri Avrupa'dan hızla
geri çekildi. Devşirilmiş Hırıstiyan Oğlanlar,
yılarca Avrupa'daki Hırıstiyanlara kann kusturdular.
Balkanlardan kaçıp Anadoluya sıkıştıklarında,
Kızılbaşlarla karşılaştılar.
Hırıstiyanlara yenilip geri çekilen devşirme oğlanlar,
17. yy. dan itibaren bütün kinlerini buradaki Kızılbaşların
üzerine kustular.
Şeyh Celali'ye karşı başlayan imha hareketi
300 yıl boyunca devam etti. Kazıkçı Voyvoda ve Boşnak
kökenli kuyucu Murat Paşa bu katliaamların elebaşılarındandır.
Devşirme oğlanlara, devşirme Şeyhülislamlar
da fetvalarıyla katkıda bulunuyorlardı. Bunlara göre
"Kızılbaşın katli vacip, malı da heleldir."
Osmanlılar Hamidiye Alaylarıvasıtasıyla Kızılbaşlara
son darbeyi vurmaya hazırlanırlarken, Ruslar Erzincan'a
kadar sokuldular. Bu sefer de Osmanlı Sultanı, Çelebi
Efendi'ye müracaat ederek, Ruslara karşı destek ister.
1919'da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal, Havza, Sıvas
ve Amasya'da Alevi ileri gelenleriyle görüşerek, cumhuriyeti
kurmak için destek istedi. Hacı Bektaş'da Çelebi Efendiyi
de ziyaret ederek, Alevilerden tam destek aldı. Cumhuriyetin
kuruluş sürecinde Aleviler, Mustafa Kemal'e maddi ve manevi
hertürlü desteği verdiler. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde,
hareketin temel unsurudurlar. Ne yazik ki kuruluş aşamasında
Aleviler dışlanmıştır. 1921 Anayasası'nda
Aleviler de görmezlikten gelindi. Hemen arkasından Alevilere
ait tekke ve zaviyeler kapatıldı. Hacı Bektaş
Tekkesi de kapatılanlar arasındadır. Çelebi Efendi
ise gözetim altında... Mustafa kemal işi bittikten sonra,
Havza, Sıvas ve Amasya görüşmelerini unutmuştur.
Çelebi Efendi'yi potansiyel tehlike olarak görmeye başlamıştır.
Laiklik şemsiyesi altında, islam devletin resmi dini olmaya
devam etmiştir. Cumhuriyet döneminde de Alevilik yasak inanç
olmaya devam etmiştir. Resmi dairelerde ve şehirlerde
Aleviyim diyebilmek için
mangal kadar yürek gerekiyordu. Jandarma krakollarına çok uzakta
olan Alevi köyler, Cem yaparlarken korkudan kapılara nöbetçi
bırakıyorlardı. Alevileri aşağılayan
fikralar ve uydurma sözler edebiyatı hızla gelişti.
1960'lardan sonra, nüfusun çoğalması ve tarımın
da makinalşmasıyla birlikte, Aleviler yavaş yavaş
re göçmeye başladılar. Şehirlerde Alevi gettoları
oluştu. Devlet fabrikaları ve resmi daireler, Alevilere
kapalı olduğu için, amelelik, seyar satıcılık
ve hamallık yaparak, geçinmeye çalısıyorlardı.
Alevi gettolarında esnaflık yapanlar, zamanla çarşi
denilen şehirlerin merkezlerinde de dükkan açtılar. Rütin
baskılara rağmen Aleviler tüçarlaşıyor, okullaşıyor
ve aydınlanıyorlardı. Bu da devleti çok rahatsız
ediyordu. Bunun üzerine devlet Alevilere son darbeyi vurmak için,
uzun vadeli projeler hazırlamaya başladı. Resmi kurumların
sivil uzantısı olan ülkücü ve akıncı kurumlar
oluşturuldu. Devletin beslemeleri olan bu ülkücü ve akıncılar,
Alevi çocuklarını okulara bırakmıyor, dövüyor
ve hatta çoğu faili meçhul cinayetlere kurban gidiyordu. Böylece,
devlet Alevilerin okullaşmasını ve aydınlanmasını
engeliyordu. Akıncıların ve ülkücülerin bir başka
görevi Alevilerin tüçarlaşmasını ve sermaye birikimini
engellemekti. Bunun için, ganimet adı altında çarşıdaki
Alevi esnaftan haraç topluyorlardı. Vermeyenleri tehdit ediyor,
dövüyor ve hatta öldürüyorlardı. Herşeye rağmen Alevilerin
gelişimi engellenemiyordu.
Bunun
üzerine kitlesel saldırılar başladı. Ocak 1978'de
provakasyon sonucu olaylar başladı. Devletin beslemelri
akıncılar ve ülkücüler, Alevilerin bir camiye saldırdıklarını
gerekçe göstererek, Alevilere saldırdılar. Herzaman Alevilerin
camilere saldırdıkları gerekçe gösterilerek, Alevilere
saldırdıysalar da, hiç bir zaman Alevilerin camilere saldırdığı
ispatlanmamıştır. Maraş dırisında
yüzlerce Alevi yaşamını yitirirken, binlerce ev ve
işyeri talan edildi. Alevilerin oylarıyla iktidar olan
CHP, Maraş'a sadece Ankara'dan seyrediyordu. Üç ay sonra, Nisan
ayında yer Malatya. Bu sefer
de Hamido'nun öldürülmesi gerekçe gösterilerek, Ülkücü ve
akıncılar Alevılere saldırdılar. Sonuç,
onlarca ölü ve binlerce işyeri talan edildi. Daha sonra Hamido'yu
öldüren bombanın bir MIT ajanı tarafından gönderildiği
ortaya çıktı. Bunu Sıvas, Erzincan, Tokat ve Çorum
olayları izledi. Böylece buralardaki Alevi getoları, sözde
laik ve demokratik cumhuriyetin saldırıları sonucu
kismen de olsa dağıldı. Aleviler çok ağır
bir ekonomik darbe yediler, bir daha da bellerini doğrultamadılar.
Bu süreçte Aleviler savunma refleksleriyle kendilerini solun
yanında buldular. 12 Eylül cuntası solu gerekçe göstererek,
Alevilere de saldırdı. Her zaman olduğu gibi, bu
sefer de yine zülum ve işkence arşa dayandı. Her
ne kadar cunta suçluyu tespit etmek için işkenceyi araç olaral
kullandığını söylediyse de, asıl amacı
toplumu korkutmak, sindirmek ve kendisine bağlı kılmaktı.
Müslüman işkenceciler için işkence nasıl olsa
sorun değildi. Çünkü dayak cennetten çıkmıştı.
12 Eylül sol ile birlikte Alevilerinde üzerinden dozer gibi
geçti. Sorun bu kadarla da kalmadi. 1 Mayıs, Gazi mahallesi
ve Sıvas olayları da Alevilere yapılan son saldırılar
olmayacak.
Sözde laik ve demokratik cumhuriyetin devleti yöneten üç
bakanlığında bir tek alevi yoktur. Savunma Bakanlığı'nda
bir tek Alevi General yoktur. Içişleri Bakanlığı'nda
Vali ve emniyet Müdürü yoktur. Dışişleri Bakanlığı'nda
Büyükelçi ve Konsolos Alevi yoktur. Cumhuriyetin kurucu
unsuru olduğunu, en iyi müslüman ve laikliğin de bekçisi
olduğunu iddia eden Aleviler ne düşünür bilemem ama Alevilerin
cumhuriyet içerisindeki yeri bu.
Herşeye rağmen, Alevilerin önünde çok iyi iki fırsat
var. Aleviler bu fırsatları çok iyi değerlendirmelidirler.
Birincisi Birleşmiş Milletlerin belgeleri, bu belgelere
göre Aleviler inançsal azınlıktır. Türkiye'de inançsal
çoğunluğun sahip olduğu bütün haklara, Aleviler de
sahip olmalıdır. Devlet müslüman çoğunluk için yaptığı
herşeyi, Aleviler için de yapmak mecburiyetindedir. Din adamlarının
maaşı, dini mabetlerin inşası, dernek ve vakıflar
kurmak Alevilerin de hakkıdır. Bu hakları devlet
yasal güvence altına almak mecburiyetindedir. Anlaşmazlık
durumunda BM'nin hakemliğıne başvurma hakları
vardır.
Ikincisi ise, Avrupa Birleşik Devletleri; Türkiye'nin
AB sürecini herkesten çok Aleviler savunmalıdırlar. Bu
sürece katkışı olanlara katkı sunmalıdırlar.
AB sürecine karşı olanlara ve ama'cılara sırt
çevirmeledirler.
Avrupa Anayasası çerçevesinde, Avrupa vatandaşı
olmak, Alevilerin temel hedefi olmalıdır. Alevilerin Avrupa'ya
çok rahat uyum sağlayacaklarına inanıyorum. AB Anayasası
´bütün vatandaşlarına tanıdığı inanç
özgürlüğü, Aleviler için de geçerlidir.
Şubat 2006 |