Sizi değerlendirirken sizi nerede okuduysam size nerede rastlamışsam müziğiniz ve arşiviniz hep birlikte anılıyor.Sizi nerde dinlesem arkada bir arşiv çalışması olduğunu biliyor ve arşivle özdeş buluyorum.Siz bu işi biraz daha ileri götürseniz adınız tarihçiye çıkacak belki.Ama inanılmaz güzellikte tabir yerindeyse canlı gazetecilik yapıyorsunuz. Bunu neye borçlusunuz?Bu bir hayat felsefesi mi sizin için?
Gazetecilik dediniz. Ben gazetecilik mezunuyum, kardeşim Kemal O.D.T.Ü. felsefeden son sınıfta ayrılmak zorunda kaldı. Ama biz on beş senedir sözlü tarih çalışması yapıyoruz. Başlangıçta kendi dilimizi tekrar öğrenme çabasıyla sözlü tarih kaynaklarına başvurduk. Ancak zamanla yaptığımız işin önemini kavradık. Giderek sistematik ve anladıkça daha düzenli ve planlı bir şekilde bu çalışmaları yürüttük. Ve bilindiği gibi kendi eserlerimizden oluşan albümlerimiz dışında da her bir albümden sonra bir derleme çalışması yayınladık. önümüzdeki on yıl içinde de yapacağımız şey belli. O da bu arşivi değerlendirmek.
Ben herkesin en son soracağı soruyu hemen aklıma gelmişken sormak istiyorum.Siz bu sözlü tarih çalışmalarını Dersim coğrafyasında bizzat mı yapıyorsunuz ve yaparken zorluklarla karşılaşıyor musunuz?Dersim halkından yana mutlaka bir sıkıntınız yoktur fakat.Çektiğiniz zorluklar neler?
Biliyorsunuz ki Dersim coğrafyasının insanları artık şehirler metropoller Avrupa ülkeleri ve dünyanın her yerine yayılmış vaziyetteler.Ama tabi ki benim çalışmalarımın ana ekseni Dersim.Benim bizzat o bölgeleri gezerek yaptığım kayıtlar var.Tabi sadece Dersim değil Erzincan, Çayırlı, Varto, Hınıs ve Koçgiri’ ye kadar uzanan aynı kültüre inanan, aynı ziyaretlere inanan, aynı ortak değerler etrafında çalışan bu kesimler arasında derleme çalışmaları yaptık.
İstanbul’da yaptık, Belçika da yaptık.Hatta şunu söyleyebilirim; Dersim’de sözlü tarih çalışması biraz zordur.Nedeni ise oradaki insanlar çok daha zor koşullarda yaşıyorlar.Bir baskı da var bilindiği üzere.Ama şehirlerde yaşayan insanlar daha rahat, biraz da memleket özlemiyle hemen başlıyorlar anlatmaya yaşlılar. Dersim’de yaşayanlar biraz daha çekinerek anlatıyorlar açıkçası..Dolayısıyla bizim derleme sahamız daha çok İstanbul’un varoşları, Gazi mahallesi, Sarıgazi, konser vermek için gittiğimiz, Adana vs. gibi yerler.
Dersimli nerdeyse ordasınız yani?
Evet evet! Dersimli nerdeyse biz oraya gidiyoruz.Hatta çok güzel beyitleri Almanya’da Belçika’da kardeşim derliyor.Çünkü Avrupa ya giden insanlarda biz kendi kültürlerini tanıma çabasını daha çok gözlemliyoruz.Daha fazla bir ihtiyaç haline geliyor.Dolayısıyla o insanlara gittiğimizde belleklerinde ne varsa önümüze seriyorlar.
Ben , benimle yapılan söyleşilerde ve her fırsatta belirttiğim üzere Metin-Kemal Kahraman kardeşleri bir endüstri gibi düşünüyorum. Yani sadece şarkı toplayıp, sahneye çıkıp veya stüdyoya girip bu şarkıları okumakla yetinmiyorlar. Bunların bir de tarihini yazıyorlar.Bu şarkılara yeniden can veriyorlar kan veriyorlar.Bu inanılmaz bir folklorik meşgale ve kürt fokloruna da arşivine de inaılmaz bir zenginlik katıyorlar.Ben gerçekten böyle düşünüyorum.
Çok teşekkürler.
İfade etmem gerekirse bence Metin-Kemal Kahraman’ın miladı ‘Ferfecir’ile başlamıştır. Affınıza sığınarak söylüyorum; Bir enstrümantal çalışma olmasına rağmen ben Ferfecir’de bir su öyküsü gördüm. İnsanı müthiş dinlendiren bir albüm. Yani sanki bir yerde su akar, siz de oturur dinlenirsiniz kafanızda başka bir şey vardır belki ama o sizn ufkunuz açmaya yönelik bir arka fondur orda acaba yanılıyor muyum?
Galiba bana söyleyecek bir şey bırakmadınız.İfadeeriniz o kadar isabetli ki! Bakın albüm Karasu ile başlıyor. Bir ırmağı referans almışız. Karasu Fırat’ın en büyük koludur. Bu söylediklerinizi daha önce pek söyleyen olmadı bize. Hakikaten de suların kaynadığı yerden başlamak üzere, aşağıya Mezopotamya’ya doğru uzanan coğrafyayı anlatmak istedik. Ve ilk şarkı da Karasu oldu. Bunu gözlemlemeniz bunu bu şekilde yorumlamanız açıkçası bizim için çok büyük bir başarı. Biliyorsunuz son dönemlerde şarkılar televizyonlarda olur olmaz görüntülerin altında kullanılıyor. Bundan rahatsızız son derece. Bu yüzden dedik ki arkadaşlar bakın bu ezgilerin hepsinin bir adı var. Hepsi bir yeri anlatıyor. İşte Ferfecir de bir su öyküsüdür. Bir ırmağın türküsüdür. Biz Bingöl’den Dersim dağlarından Alamut kalesi değimiz yerden Dicle ve Fırat’ın giderek Mezopotamya medeniyetlerine yol almasına dikkat çekmek için Ferfecir i yaptık.
Siz o varolan kültürleri müzikal altyapıda yansıtmaya çalıştınız, verdiniz. Tabi o çok entelektüel bir çalışma. Belki müzik kulağı çok iyi olmayan insanlar yorum yapmaz. Ferfecir ile ilgili. Belki de onu iyi anlayamayanlar kötü yorumluyorlar bu albümü.
Tabi tabi. Haklısınız.
Ferfecir’i konuştuk, ayrıcalığından bahsettik. Ama bir de ‘Meyman’ adlı çalışmanız var. O da sanki sahne için yapılmış. Sizin bir de tiyatrocu yanınız var yanılmıyorsam.
Hayır tiyatrocu yanım yok ama çok eskiden 1983-84 yıllarında üniversitede bir çok tiyatronun müziğini yaptım. Diyebilirim ki müziğe çok ciddi projeler olarak tiyatro müzikleriyle başladım.
Peki şu anda da film müzikleri veya tiyatro müzikleri devam ediyor mu?
Film müzikleri değil ama Seyr-i Mesel tiyatro atölyesinde üç yıldır onlarla birlikte çalışıyoruz. Bu süre içerisinde ‘Masalların Düğünü’ adlı bir proje gerekleştirdik. Sekiz ayrı halkın masallarını bir araya getirdik ve sekiz hafta düzenledik Seyr-i Mesel Tiyatrosunda.
Peki siz de oynadınız mı veya anlattınız mı?
Hayır benim sahnede bizzat bir anlatımım veya başka bir şeyim olmadı. Fakat Dersim’li bir yaşlı olan Mirsai Süleyman’dan derlenen Şahmaran adlı Zazaca masalı sahneledik. ve diyebilirim ki Şahmaran bugüne kadar ki en ciddi Zazaca teksttir. Bu bizim için çok önemli bir proje. Müzikleri de tamamlandı. İstanbul’da Dersim’de Diyarbakır’da ve bir çok yerde bu oyun sahnelendi. Başta Seyr-i Mesel tiyatrosu olmak üzere. Ve önümüzdeki Mayıs ayına yetiştirmeyi planladığımız Şahmaran müzikleri var. Yani ikinci bir Ferfecir geliyor. Çok başak bir şey o da. Bir enstrümantal. Tiyatro ile ilişkilerimiz bu şekilde. Ama yaratıcı bir alan olduğunu söylemeliyim tiyatro müziği yapmayı.
Peki Zazaca mı sahnelendi bu oyun?
Tabi tabi tamamen Zazaca sahnelendi. Şimdi şöyle;ülkenin Dünyanın bir çok yerinde Zazaca oyun sahneleyen arkadaşlarımız var. Fakat bu oyunlar genelde ciddi tekstlerden ziyade bir kabare şeklinde. İşte biz bunu aşmak için Seyr-i Mesel le birlikte Şahmaran’ı sahneledik. Ki Şahmaran Anadolu’nun bir çok yerinde dilden dile anlatılır fakat yüz yaşında bir yaşlı olan Mirsai Süleyman’ın anlattığı Şahmaran bambaşka güzellikte.
Meyman’ı yaparken de böyle tiyatral mı düşündünüz?
Hayır Zazaca ile bir çok müzik yapılabilir. Pop yapılabilir caz yapılabilir…
Nitekim yapan arkadaşlar var. Zele Mele var, Mikail Aslan, Ahmet Aslan var…Umut Altınçağ var…Ama sanki Zele Mele daha Farklı ve genç kesime hitap ediyor gibi ne dersiniz?
Evet Zele Mele Mehmet’i ben de ayrı tutuyorum. Neden derseniz. O arkadaşın çok ciddi kaynakları var. Yıllardır Bursa’da yaşlılarla kayıt yaptığını ben biliyorum. Ayrıca bizden de Mikail’den de Ahmet’ten de ayrı bir çizgide gitmek gibi bir inadı var ki bu çok önemli bir şey. Yani şarkı sözlerinde, müzikte bir farklılık yaratıyorsunuz bu çok önemli bir başarıdır. Çok fazla bir destek görmeden de yapıyor arkadaşımız bunu. O konuda da anlaşıyoruz sizinle. Açıkçası arkadaşlar bizden öykünerek yaptığını düşünüyor Zele Mele’nin fakat o kendi kaynağıyla beslenip farklı ve başarılı bir müzik yapıyor.
Siz Zazaca’yı çok iyi biliyor, konuşuyor ve yazıyorsunuz. Sonradan öğrenenlerden misiniz? Asimilasyon kuşağı mısınız?
Tabi! Bizde o asimilasyon sürecinden geçmiş insanlarız. Fakat 16-17 yaşıma kadar yazın 4-5 ayını köyde geçirmiş bir insandım. Biraz yaylacı gibiydik ailemizle birlikte yani. Zazaca’yı iyi anlıyorduk ama, konuşmaya gelince…Hem ailemiz bunu istemiyordu, hem de bu kültür geride bırakmamız gereken bir kültür gibi görülüyordu.
Dili başına bela olan tek halk Kürtler belki de değil mi dünyada?
Evet evet. Ancak ‘bizim başımıza gelenler çocuklarımızn başına gelmesin’ diyerek o konuda mesafe koyuyorlardı. Aman güzel konuşun, boşverin bu dili buradan bir şey çıkmaz gibi ama zamanla sadece o toprakların insanları olan bizler için değil herkese, dünyanın her neresinde olursa olsun insanlara yararlı olacak bakış açısının o dillerin içinde olduğunu gördük.
İnanılmaz güzel bir şey! Araştırdıkça da iyice ortaya çıktı bu durum değil mi?
Kesinlikle! Yani bu sadece bize lazım değil. Herkese lazım. Bütün dünyaya lazım. Neden? Çünkü bütün Avrupa bütün dünya kendini Mezopotamya ile Anadolu ile refere ediyor. Çünkü dört kitap bu coğrafyadan çıkıyor ve dünyayı dört kez sarsıyor. Dolayısıyla tüm insanlık kendini burada ararken biz kendimiz biraz geriye bakıp bu dili anladığımızda yani bu dillerin içine biraz kazı yaptığımızda her şey anlaşılıyor. Yani birazdan belki Çevere Hazaru üzerine konuşacağız. Bu albümün çıkış sebebi de şu: Bize hep derlerdi ki ‘Tamam siz Kürtsünüz , Kürtçe konuşuyorsunuz ama ibadet diliniz Türkçe sizin’! Bu çok büyük bir yalandı. Yaklaşık 60-70 yıllık bir asimilasyon sonucu bizim yaşlılarımızın da bir kısmı buna inanmıştı. Ama biz 15 yıldır topladığımız arşivimize baktığımızda hem de son 4 yıldır yaptığımız yeni taramalar neticesinde, bırakın bu dilden beyitler, semahlar, dualar onun haricinde Aleviliğin referans dilinin Zazaca-kırmanci olduğunu gördük.
İnanılmaz güzel bir gerçek!
Sormak lazım ‘pir’ neden ‘pir’dir? ‘Mürsit’ neden ‘mürşit’tir? Kivralığın adı nerden gelir?Yani Aleviliğe dair bütün önemli konumları saydığımızda ve bunların etimolojik köklerine baktığımızda Kürtçe ile Zazaca ile refere ettiğimizi anlıyoruz. Demek ki 70-80 yıldır Aleviliğin Kafkaslardan gelen, yok başka bir yerden gelen, Şamanizm etkilenmeli veya bütün dinlerin karışımı gibi düşünen anlayış bu noktada iflas etmiştir. Çünkü Alevilik binlerce yıldır Anadolu’da Mezopotamya’da süren kadim bir çizgiydi ve bugüne kadar inatçı bir şekilde, bu kadar baskıya rağmen devam etmesi de o kültürün ne kadar baskın, ne kadar zengin olduğunu bize gösteriyor.
Tümüyle size katılıyorum. Konumuz bu olmadığı için belki çok fazla derinleştirmiyorum ama %100 size katılıyorum. Küçük bir cümle ile tamamlayayım. Mezopotamya’nın bilinen en eski inancıdır Yezidilik. Şimdi bakın dinsel olarak, inanç fiziği olarak bugün Aleviler ile Yezidiler arasında müthiş benzerlikler var.
Evet mürşit, pir vs. bir çok konuda…
Dil çok önemli müzikte. Düşüncenin de evi aslında. Siz çalışmalarınızı yaparken dili de geliştirdiniz. Sizin için bir dil okulu oldu bu tarih çalışmaları. Yatılı bölge okullarında mı okudunuz?
Yok, hayır.
Çünkü biliyorsunuz yatılı bölge okulları asimilasyonun en önemli yuvalarıydı ve merkezleriydi.
İlk yatılı bölge okulları Dersim’de kuruldu. 1938 katliamından hemen sonra. Yani Doğu’daki insanlara bir iyilik olsun diye değil, bir asimilasyon sürecinden geçirmek üzere yapıldı. Sonra aynı sebeple diğer illerde de yatılı bölge okulları kuruldu.
Günümüzde baktığımızda bu kurumların birer asimilasyon kurumu olduğunu ve kürt coğrafyalarında çok yaygın olduğunu görürüz. 21 tane yatılı bölge okulunun 19 tanesi bu bölgelerdedir, 2 tanesi de Kürtlerin yoğun olduğu bölgededir.
Çok ilginç bir şey paylaşmak istiyorum. Mustafa Kemal Atatürk Siirt ya da Mardin kurultayında ya da bir kurumun açılışında yaptığı konuşmada şunu dile getiriyor: ‘Kadınlar çok önemli’diyor. ‘Kadınlara mutlaka Türkçe’yi öğretmelisiniz. Çünkü anadil çocuğun ansından öğreneceği dildir. Siz bu bölgenin kadınlarına Türkçe’yi öğretin, nasıl olsa ondan yetişecek çocuk Türkçe konuşacaktır’ diyor. Böyle bir tarih bilgisini vereyim dedim. Dersim öteden beri çok kadim bir coğrafya, Dersim, Bingöl, oraları bir bütün olarak değerlendirdiğimizde çok soylu değerlere, eserlere ve olaylara sahne olmuş bu yöremiz son siyasal olaylar konjektürel değişimlerle birlikte bir kirlenme yaşadı değil mi?Bu kirlenme edebiyat, sanat ve dil konusunda kendini nasıl hissettirdi?
Son 20 yıllık savaştan en çok o bölgenin insanları etkilendi. Belki en fazla köy boşaltmaların yaşandığı bölge biliyorsunuz. Bir kere bu dilin konuşulduğu alanlar yok oldu gibi. İnsanlar şehirlere taşındılar. İkincisi böyle bir vahşete tanık olmak insanların kültürel olarak bozulmasına sebep oldu. Köylerinde tarımla havyacılıkla geçinen insanlar şehirlerde tabi ki iş bulamadılar. Ve genelde eğlence sektöründe yer aldılar. Tabi ki bu olay yozlaşmayı da beraberinde getirdi. Bunun karşısında biz kültürel değerlerimizi insanlara ulaştırmanın yollarını aramalıyız. Tabi ki bunun önemini bizim için ve tüm insanlık için onlara göstermemiz gerekir. Tespitiniz doğru. Bugün bu dile karşı Dersim’den Bingöl’den ziyade şehirlerdeki gençlerde daha da ilgi var. Giderek Avrupa’daki gençlere de yayılmakta. Vallahi bu sorun bizi de çok üzen ciddi bir mesele. 25 bin nüfuslu Tunceli merkezde madde bağımlısı gençlerin varlığı bizi tedirgin ediyor. Bunların önüne ancak kültürel bir duruşla geçebiliriz. Kültürel değerlerimizi gençlikle tanıştırarak geçebiliriz.
Peki Türk medyasının size bakış açısı nedir?
Ben biliyorum ki siz bu konudan muzdaripsiniz. Müzikleriniz dejenere edilmekte. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Vallahi albümlerimizdeki birçok enstrümantal müzik -burjuva basını diyelim- bir çok televizyon tarafından kullanıldı. Ama Ferfecir çıktığında bunların hiçbiri haber yapmadı hiçbirinden davetiye almadık. Aslında ben bundan pek şikayetçi de değilim ama bir taraftan bir talan mantığıyla kullanılması öte yandan kime ait olduğunun söylenmemesi, çok ciddi programlar yapan, hepimizin tanıdığı insanların dahi bunu yapması, örneğin Nebil Özgentürk
Üç sene boyunca Bir Yudum İnsan’da müziklerimizi kullandı ama müziklerimizin altına bizim imzamızı koymadı. E tabi biz bunları çözebilmek için birkaç program yapımcısı ve avukatlarla bir araya geldik ama öyle bir yaklaşımları vardı ki oradan ayrılırken üste para vermeyi düşünüyorduk. O kadar kendilerini acındırdılar ki. Biz bu programları zor koşullarda yapıyoruz gibi bir yaklaşımda bulundular. Onun ötesinde biliyorsunuz bir sistem var. bu sistemi çözmek gerekir. Tam bir talan mantığıyla dediğim gibi sanatçıların eserlerine yaklaşılıyor. Onlarla baş edemeyeceğimizi anladık. Yüzgöz olmaktansa bir edisyon firmasına devrettim artık. Başkaları isterse uğraşsınlar ama biz pek te sonuç alamadık açıkçası. Bir taraftan yok sayarken varlığından söz ederken bir taraftan da hoyratça kullanılıyor çünkü.
Bu tarihsel bir riyadır, tarihsel bir ikiyüzlülüktür. Bir yandan yok saymış bir yandan kullanmış. Ya da yok sayamadığını kendine mal etmiş. Biliyorsunuz müzik alanında son zamanlarda bunlar çokça yaşandı. Celal Güzelses’in zamanında bile. Ve çok ilginçtir Genelkurmayın arşivinde binlerce Kürtçe şarkı varmış biliyor musunuz?Yani orad kilitlenmiş arşivlerde. Piyasaya sürülmüyor. Sanırım zararlı görülüyor ya da Türkçeleştiremedikleri için bu böyle.
Zamanında bu derlemeleri yapan Nida Tüfekçi’ler, Ferruh Arsuvar’lar falan yer yer kitap haline de getirmişler derlemelerini ancak başka dillerden karşılaştıkları eserleri belki de sanatçı hassasiyetiyle kendilerine verilen emre karşı gelmişler. ‘Türkçe dışındaki eserleri ne yapalım’ dediklerinde. ‘Yakın!’ emri gelmiş ama bu araştırmacıların bir kısmı bunlara dokunmamış ve o arşivlerde bugüne kadar kalmış olduğu söyleniyor. Var. Kimisine bazı firmalar ulaşabiliyor. Bu konuda epeyce bir kaynak var. Ferruh Arsuvar’ın Dersim bölgesinden derlediği 20 ye yakın, kitap haline getirdiği bir çalışma var. Bu kitaptan da asimilasyon sürecini ve diğer kültürlerin nasıl yok sayılarak yeni bir halk müziği repetuvarı oluşturulduğunu gözlemlemek mümkün. Kim ‘ben buraya geldim burayı değiştirdim’ derse yalan söylüyor. Çünkü ne kadar asimilasyon süreci olursa olsun bu kültürler binlerce yıl öteden geldiği için kaybolmalarına imkan yok.
Günün birinde belki de torunlarımız yastık altından çıkarıp bulacak o kültürü. Diliyorum o zamana kadar dilimiz kaybolmaz Metinciğim.
Yok kaybolmaz. Çünkü artık bizim gibi yüzlerce insandan söz edebiliriz. Çok sayıda insan bu konuda çalışma yapıyor.
Dengbejleri konuşalım mı biraz?Hiç soru sormayayım sen başla. Dengbej deyince yetiyor herhalde?Çünkü arkasından şu gelecek: Kürt müziğine ne katıyorlar?
Bütün kaynak onlar!Bizim bütün sözlü tarihimiz onlar üzerinden bize ulaşıyor. Efsaneler, yaratılış destanları, aşiretler arası sorunlar…vs. Yani o zamanın gazetecileri. Herşeyi ama her şeyi onların müzikli anlatımından öğreniyoruz. Biliyorsunuz bir dengbej var bir de ozanlar var. Yani Elbistan’dan Koçgiri’ye kadar sazla çalıp söyleyen, sazı inançları doğrultusunda telli Kuran kabul eden, bütün dini anlatımını saz üzerinden yapan bir kesim de var onlar da bizim. Dengbejler ve ozanlar demek daha doğru. Son birkaç yıldır Van’da olsun Diyarbakır’da, Batman’da ve daha bir çok yerde dengbej divanları kuruldu. 2 ay önce Diyarbakır’da bir grup dengbejle görüştüm. Bunlar artık mektepli dengbejler.
Alaylı değil mektepli dengbejler. Çok güzel!
Evet. Ve onlarla çalışma yapmak istiyorum. Ben en önemli kazanç bu dengbej kültürünün öneminin kavranması, giderek her şehirde dengbej divanlarının kurulması. Belki bu soruyu 3 sen önce sorsaydınız daha kaygılı cevap verecektim ama. Şimdi daha rahatım çünkü bu konuda önemli gelişmeler var. Belki birazdan söz ederiz. Bir Kürt müzik konferansı var. İşte zaten onun amacı da yeniden bu dengbejlerle görüşme, yeniden bir sözlü tarih çalışması ve tekrar dengbejlerin taranması ve kayıtlarının yapılmasında örgütlenecek.
Biraz Metin-Kemal Kahraman kardeşlerden bahsedersek. Sanırım Kemal Kahraman Türkiye’de bulunamıyor?...
Evet aslında Kemal hakkında bireyler söylemek istiyorum. En son Çevere Hazaru albümündeki bütün yazıları Kemal yazdı. Ben biraz daha Türkiye’ye rahat gelip giden
bir insan olarak derlemeci, köylere giden, kayıtları yapan pozisyonundayım. Ve diğer işlerle ilgileniyorum. Kemal bir masabaşı adamıdır. Bizim yaptığımız bütün derlemeleri o Almanya’da değerlendirir. Onları yazar geliştirir. Yani mutfak kısmında o vardır.
Tanımladığım ve gözlemlediğim kadarıyla kürt sanatçı inisiyatifi içerisinde önde duran birkaç sanatçıdan birisiniz. Orada inisiyatifiniz ne oldu?
Yaklaşık bir yıl sürekli belirli periyotlarla toplandık. Bunun sonucunda da altı sayfalık kürt sanatçılarının sorunları kürt müziğinin sorunları başlıklı bir yazı hazırladık. En sonunda da bir basın toplantısı düzenledik. Bundan 6 ay sonra da Mezopotamya Kültür Merkezi Diyarbakır’daki snat kurumları ve bizim sanatçı inisiyatifinin ortak çalışmasıyla bir Kürt Müziği Konferansı nın hazırlıkları başlamış oldu.
Kürt müzik konferansının yapılıyor olması, sanırım aralık ayında yapılacak, Kürt sanatçı inisiyatifinin inisiyatifinde bir çalışma gibi mi görünüyor?
Çok büyük bir katkısı oldu öyle söyleyeyim. Bir gercegın, müzisyenlerin içinde bu kıt müziğin içinde bulunduğu durumun anlaşılmasında belki 100 e yakın insanın imzasıyla belki 100 den fazla insanın imzasıyla yayınlanan 6 sayfalık yazı etkili oldu. Aynı dönemde bizim platformla ilgili birçok sanatçı … Nilüfer Akbal dan Rojda’ya kadar daha başka arkadaşlarımız birçok yayın kuruluşlarında röportajlar yaptılar, televizyon programlarına çıktılar, bir nebze olsun kamuoyu Kürt müziğinin sorunlarından Kürt sanatçılarının sorunlarından haberdar oldu. Giderek bu çalışma aynı zamanda dediğim gibi Mezopotamya Kültür. Merkezi ve Diyarbakır’da her yerde sanat organizasyonunu ve artı bu girişim ortak bir çalışma başlattı diyebiliriz. Bu da Aralık ayını sonunda Diyarbakır’da gerçekleşecek olan Kürt müzik konferansı içerik olarak oldukça zengin çünkü dünyanın her tarafındaki müzisyenlere çağrı yapıldı bir çok akademisyen sunum hazırladı bu konferansın bir önemi de dediğim gibi…
Bugüne kadar Türkiye de ve dünyada Kürt müziği üzerine yapılmış akademik çalışmaların hepsinin bir merkezde toplanmasını sağlayacak giderek kitap belgesel gibi çalışmalar da olacak ve bir müzisyen olarak da bu beni en fazla heyecanlandırıyor. Çünkü bunlardan mahrumuz.
Belki de bu alanda yapılabilecek aklı başında ilk akademik toplantı olacak.
Evet aynen dediğiniz doğru.
Çevere Hazaru (Binler Kapısı) çok büyük bir özenle ve emekle hazırlanmış bir kitap cd biçiminde aslında yani bunu okumaya başladığımızda belki ne zaman son sayfayı okuyacağızda cd yi dinleyeceğiz gibi bir hevese kapılıyoruz sanıyorum. Ben burada da yine kendi tarzınızın son aşamasında yeniliklerle birlikte beyit ve duaları sürdürerek geldiğinizi görüyorum. Yani sizin müziğinizde çok önemli bir yer tutuyor alevi deyişler ,zaza deyişler, dualar, beyitler, masallar ve öyküler bu cd de. Tamamen bunlardan beslenmiş bunlara dayanmış ve biraz onları ön planda tutan bir çalışma gibi. Ne diyeceğiz bu yeni çalışmanız için?
Meyman albümünden hemen sonra yine dediğim gibi arada bir derleme çalışmaları yapıyoruz. Meyman’dan sonra elimizdeki arşivi, 15 yılda topladığımız malzemeyi şöyle bir gözden geçirdik ve bu malzemeden yola çıkarak üç ana başlık tespit ettik. Biri Dersim’in ve etrafının inanç sistemine dair ki buna dualar beyitler semahlar diye başlık koyduk
İkincisi aşk türküleri, düğün türküleriydi bunu da bu şekilde topladık ve üçüncüsü ağıtlar!Ve Meyman’la birlikte hemen belki arşivimizin en önemli malzemesini oluşturan dualar beyitler semahlarla başladık Bu albümü iki albüm olarak üç CD olarak tasarladık.
İki albüm ve üç CD olarak tasarlandı?
Burada on eser bizim tarafımızdan yorumlanmıştır ancak 40’a yakın yaşlı otantik kayıtlar Dersim’de beş ocağa mensup Kureyşan’lı Baba Mansur’lu , Sarısaltuk’lu, Ağuçanlı, Derviş Cemal gibi ocaklara mensup dedelerle, pirlerle, seyitlerle görüşmelerden ve kayıtlardan oluşan ayrı bir cd çalışması var. Bununla beraber çıkması gerekiyordu yani 300 sayfa kitapçık 150 dakıka otantik kayıtlar kırk yaşlı beş ocak içinde var 300 sayfalık. Bütün yaşlıların biyografileri var. Bu ocaklar hakkında bilgiler var, orada yer alan beyitlerin semahların açıklamaları var. Teferruatlı bir çalışma. İkisini birden yayımlamak ve geriye dönüşü sağlamak mümkün değildi. İnsanlar Metin-Kemal’in albümünü bekliyorlardı. İkisini beraber yayımlamamız çok daha iyi olacaktı. Yalnızca bunu maddi olarak gerceklestrımek mümkün degıl. Hele yaslıların kayıtlarına insanların ilgisi daha az. Bu çalışmayı önce yayınladık ki diğeri için de bir zemin oluşturabilir mi?... Demek ki… Mayıs’ta bir Şahmaran var. Şahmaran müzik ve de enstrümantal bir çalışma. Dersim’de dualar beyitler semahlar adlı bir çalışmanın devamı olan bir çalışma yapacağız. Diğer bahsettiğim ask türküleri düğün türküleri ve ağıtları da 6 -7 yıl içerisinde…
Bu arsivi kurcalarken tarihin icinde gezinirken önünüze ne çıkarsa topladığınız kırmanci Kızılbaş deyisler, her şey , zazaki efsane masallar, anılar
konuyu dağıtmak için sormuyorum ama… Lizge sizin kurduğunuz bir şirket sanıyorum. Bütün eserler oradan mı çıkacak?
Evet evet.
Lizge zorunluluktan çıktı. Unkapanı’nda bizim albümlerimizi yapacak 3 - 4 tane firma vardır. Sizde bilirsiniz hani 3 - 4 taneyi geçmez.
Biliyorum evet.
Ama bunların sözlü tarih çalışmalarıyla ilgileri azdı. Biz de Lizge Müzik’i kurduk. Bu çalışmaları daha rahat yayınlayabilmek için. Bundan sonra da herhalde Lizge Müzik’e devam edeceğiz.
Son albümde Ez Qızılbaşım adlı Kırmanci bir eser var. Ne anlatıyor sevgili Metin? Bu kadar güzel bir keyfi de insanlarımıza yaşattığınız için ayrıca teşekkür ediyoruz ama ne anlatıyor bir öyküsü var mı?
Diyor ki orda:Muhammed cennetteki Zühre’nin başındaki sac ve yıldızının başındaki taçtır…Ali, Fadime’nin belindeki kemerdir. Benzer mitolojik kavramlar anlatılıyor. Aslında aynı zamanda o hikayeleri bilmemiz gerekir. Bizde denir ki biz kaulü beladan beri müslümanız . Yani Tanrı ol dedi. Biz evet dediğimizden beri müslümanız. Dolayısıyla o günden bu yana gelen bütün müslümanlar, bütün peygamberler hepsi bu alevi inancına göre kutsaldır. Hepsine eşit seviyede yaklaşırsın bu anlayış aynı zamanda 72 milleti bir sayan hepsine aynı nazarda bakan anlayıştır. Dört kitabı hak sayan anlayıştır Tevrat’ı yazarım İncil’i dizerim, Kuran’ı sezerim madem ki ben bir insanım diyen Daimi’nin bahsettiği anlayıştır. Aşık Daimi (İsmail Aydın) Dersim’li bir ocakzadedir Kureyşan’lıdır. Bu türküleri bilmek yetmiyor. Aynı zamanda o mitolojik hikayeleri bildiğimizi, bu beyitlerin o mitolojik hikayeleri… ‘Yer gök yok iken yeşil kubbede kim var idi?’yi anlatan beyitlerdir. Bu hikayeleri bildiğimizde bu beyitleri anlamak kolaylaşacaktır. Dolayısıyla şunu da söyleyebiliriz: Biz sadece türkülerin beyitlerin peşindeki insanlar değiliz. Masallar , tarihler , tarihsel doğruları her şeyi gün yüzüne çıkarmak hiçbir şey bilmiyorsa anılarını kendi anadilinden anlatmasını istiyoruz. Çünkü binlerce yıl öteden bize devredilen toprak altından çıkan heykellere ve onların neler anlattığına baktığımızda binlerce yıldır bu dağlarda konuşulan bu dillerle onları anlayabiliyoruz. Bu yüzden diyebiliriz ki Zazaca Kırmanci Hawromani, Soran, Goran! Hiç fark etmez! Giderek Anadolu’daki diğer dilleri de hiçbirini diğerinden üstün görmeden bütün dillerin içine doğru kazı yapmak gerekir bu coğrafyayı anlamak istiyorsak. Bu çalışmanın özeti şudur:Yetmiş yıldır tek bir dile mahkum edilmiş tekçi mantıkla bu dil ve kültürlerin anlaşılması imkansız. Biz Alevilik nedir? Süryanilik nedir? Ezidağlık nedir? Bunların sorusu bugüne kadar Türkçe sorulmuş , Türkçe cevaplanmıştır. Bir manipülasyonla bir asimilasyonla ifade edilmiştir. Biz diyoruz ki o dillerden soru sormak gerekir o dillerden cevap almak gerekir Anadolu’yu Mezopotamya’yı böyle anlayabiliriz.
Yıllarca bu dile kilit vurmakla da bu hazinenin ağzını kapatıp derin kuyunun dibine atarız.
Tabii o zaman sizin ibadetiniz Türkçe dediğinizde hemen pir in kelime anlamını söyler misin diyorum ben. Pir ‘pır’ demektir. Doludur, tamamdır, verebilendir. Yani bunu o dille refere etmek mümkün değildir. Demek ki bu kültür Mezopotamya da hep vardı alındı. Yani en baştan da belirttiğim gibi nasıl ki dört kitap bu coğrafyada dünyayı dört kez sarstı. Biraz çözümsüz gibi görünen biraz tekçi gibi görünen insanlığın kendi sonunu hazırladığını da söyleyebilir miyiz?
Söyleyebiliriz çünkü Amerika gibi İngiltere gibi birkaç ülke üzerinde bir hegomonya söz konusu ve bunların pervasızlıklarını da durdurabilmek mümkün değil. Dünya bir tartışma içerisinde. Aynı zamanda bu tartışmayı yürütürken acaba Mezopotamya Anadolu halklarının söyleyeceği bir şey yok mu? Ben diyorum ki medeniyetler ittifakının buluşması bilmem nesi falan bunların cevabı bizde mevcut. Çünkü Kuran’a, Tevrat’a, İncil’e aynı seviyede yaklaşan anlayış! Dünyada da böyle bir anlayışın hakim olması durumunda bütün dinlere inançlara aynı seviyede yaklaşmak bunun çözümü değil midir? Giderek yüz sene öncesinde bizim halklarımızın beraber yaşayacağı hoşgörü zemininin bu dünyada örneklerinin olmadığı kadar bu coğrafyada mevcut olduğunu görebiliriz. Bunu Harput’a gitmişseniz görürsünüz. Gidin oraya 40 a yakın türbe yatır vardır. Her birinin önündeki yazıyı okuduğunuzda biri şafiidir biri alevidir, biri seyittir, biri hanefidir, biri sünnidir , biri araptır. Yüz sene öncesine kadar bunların iç içe yan yana ve birbirlerini alarak vererek yaşadıklarını göreceğiz. Öyleyse Anadolu Mezopotamya eski yapısına geri dönmelidir. Bu neden gereklidir? Bu dünya açısından da önemlidir bunun açığa çıkması Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, kesik damarlarının açılması aslında filozofi kaynaklarını yeniden üretmesi anlamına gelir. Binler kapısı adını da o yüzden uygun bulduk. Çevere Hazaru! Düzgün’ü binler kapısı gibi bin murad veren gibi o duada görüyoruz. Giderek bir Hititler’e ,3000 sene öncesine baktığımızda da Hititler egemenliği altına aldığı halkların bayraklarını ve dinlerini kabul ettiğini görüyoruz. Onları inkar etmeden olduğu gibi onların bayraklarını ve inançlarını Tanrılarını merkeze taşımışlar giderek Bin tanrılı halk olmuşlar Binler Kapısı Çevere Hazaru aynı zamanda bizim bir temennimizdir bütün Anadolu’daki Mezopotamya’daki sorunların binlerce çözümü vardır buradan bakmak gerekir.
Çok güzel! Gerçekten çok doğru şeyler söylüyorsunuz.
Teşekkür ederim.
Şunu da ekleyelim mi yakın tarihte örgütlü bir güç olarak oradaki yerel güçlerden bahsedelim en yakın tarihteki örgütlü yerel yönetim Çemişgezek beyliği olmuş. O yörede ve yüz yıl sürmüş. Harput kalesi onların eseridir Dersim, Bingöl , Harput Elazığ’da , bu ovada hatta Malatya ya kadar, hatta Ahlat’a kadar oralara kadar uzanmışlardır. Bunlar yüz yıl boyunca orada hüküm sürmüşler ve Çemisgezek Beyliği hatta Çemisgezek İmparatorluğu diyelim asla o bölgede yasayan farklı kültürlerden hicbir tanesine dokunmamış.
Bunu bilmiyordum.
Yani yasaklamamış.Bir kürt beyligidir Çemısgezek beyliği ve o kürt beyliğinin içerisinde Alevi beylerle bir ittifak ta vardır. Sünnilerle Aleviler birlikte yer almıslar. Oralarda çok ilginc birsey bu. Şuraya gelmeye çalışıyorum. Aslında Turkiye’de siyaset bugün çok zayıf ve cılız bir minval üzerinde gelişiyor. Ret ve inkar politikaları olmamış olsaydı bu kültürel zenginlik siyasete de çok güzel bir zenginlik sunabilirdi.Kapı açılacaktı.
Seyitleri konusalım istersen biraz da seyit Süleyman Şahin ve Mahmut Yıldız…
Seyit Süleyman yaklaşık sekiz sene önce yanlış olmasın vefat etti. Kendisiyle ondan birkaç yıl önce bir görüşme yaptım ve tek soru sordum ona. ‘Amca aleviler kimdir? Nereden geliyor?’ Kendisi dört dil biliyor. Baba Mansur’ludur. Çok ciddi bir eğitim sürecinden geçmiş. Ocaktan gelen bilgiler deyince de bunların zaten birer fılozofı merkezi olduğunu kabul etmemiz gerek; çünkü sizin sayabileceğiniz Daimiler… Ali Ekber Çiçek zakirdir. Yetistiği yer Kureyşanların büküdür. Bük ziyaretidir. Belki onlarca Arıf Sağ’dan tutun da Yavuz Top’a kadar herkesin bu tamamının kaynağı bu beş ocaktır. Seyit Süleyman Şahin’e tekrar dönersek; sorduğumda o şunu söyledi yaş geldi yetmişe yol düştü yokuşa isterim ki biri gelsin bana sorsun biz kimiz nereden geliyoruz.ve şuradan başladı yer gök yok iken yeşil kubbe var idi.Aleviliği anlatmak için nereye geliyor bakın! Tanrı, yaratılma, yaratılış , efsane, adem , Nuh, Sıt giderek bütün peygamberler kendisine kadar getirdi. Arada soru sorduğumda da ‘bir dakika evladım ben hala senin ilk soruna cevap veriyorum’ dedi. Dolayısıyla ikinci soruyu soramadım gerek de olamadığını anladım.Bir soru yetiyormuş.
Ama çok muazzam yanı adamın evinde bu kadar yığınla yazılar şiirler… İbadet gece yapılır. Tek yapılır. Öyle toplu yapılmaz. Yazan çizen okuyan bir filozof Mahmut dedeyle 4 yıl önce Berlin de tanıştık Biz duaları beyitleri araştırdığımızı söylediğimizde onun da cevabı şuydu: ‘Ben sizi arıyormuşum siz de beni arıyormuşsunuz bu büyük bir buluşmadır’ ve o günden sonra öğrendiğimiz bütün beyitleri bütün bu çalışmada kelime kelime Mahmut dedeye sorarak teyit ettirdik biz aman öğrendiğimizi hemen yayınlayalım gibi bir anlayışa değil o ocaklara mensup insanlara tekrar tekrar sorarak teyit ettirdik ve gerçekten ve çok büyük bir katkısı oldu Mahmut dedenin de.
Az önce Koçgiri’den Zara’dan Sivas’tan, o coğrafya’dan bahsettikBen oralardan her geçtiğimde, hayalimde bile olsa her geçtiğimde Hasret Gültekin’i anarım.Ozanlar dengbejler derken de ondan bahsedecektim fakat sözünüzü kesmek istemedim.Çok niyi bir derlemeciydi, çok iyi bir müzisyendi gerçekten.O da ozanların peşindeydi değil mi?Çok değerli türküler derlemişti kendisi o yörelerle ilgili.
Evet evet kesinlikle! Hasret Gültekin bu kadar erken ayrılmasaydı aramızdan çok büyük işler yapacak çok önemli projelere imza atacak bir müzisyen ve çok yönlü bir sanatçıydı.O dönemlerde de kendisiyle görüşmelerim olmuştu.Hakikaten bölgeye gidip çalışmalar yapan ender müzisyenlerden biriydi.Kendisini saygıyla anıyorum.
Ömer Hayyam’ın şiirini bestelediğinizi biliyorum.Nereden aklınıza geldi Ömer Hayyam?
Bizim karşılaştığımız dinlediğimiz yaşlı ozanların diliyle Ömer Hayyam’ın Feridettin Adtar ve 1200 lü yıllarda yaşamış nice ozanın dili aynı.Ortak temaları var.Benim özel bir merakım var sadece Ömer Hayyam değil, dediğim gibi Feridettin Adtar…Sanki onun masalını dinlediğimde Dersimli bir yaşlı anlatıyor.Çok sevdiğimiz ve bestelediğimiz eserleri de var Ömer Hayyam’ın.Kendini bütün dünyaya bütün kültürlere kabul ettirmiş bir insan.
Sevgili Metin Kahraman sizinle sohbet çok keyifliydi.Çok haz aldım bu söyleşiden.Siz son olarak neler söylemek istersiniz?
Latif Bey size çok teşekkür ederim böyle önemli ve güzel söyleşi için tüm insanlara sevgilerimi ve saygılarımı iletiyorum.
|