- Peki Iraklı Kürtler, mevcut durumda ne yapmalı? Gelecekte oluşturulması ön kabul gören “Irak Federal Devleti”, statükodan nasıl etkilenir?
- Irak direniş cephesinin durumunu bir önceki sorunuzda ayrıntısıyla anlattım. Kürtlere gelince, direnişin güçlenmesinden bir şekilde olumsuz etkilenecekleri açıktır. Zira, şimdiki güçler mevzilenmesinde ABD’nin müttefikleri konumundalar. Burada kritik etnik-coğrafi nokta, Kerkük ile Musul’dur; genelde 36. paralelin kuzeyidir. Eğer direnişçiler Arap-İslam bağnazlığının etkisiyle Kürtleri direkt hedef almazlarsa (ki Felluce ve Kûfe direnişi sırasında Kürtlere yazılmış tehdit dolu mektuplar bunun tersini gösteriyor); Kürtlerin yaralı yüreği sayılan Kerkük’te etnik/mezhepsel kışkırtmalarda bulunmazlarsa, Kürtler şu an için ABD ile direnişçiler arasındaki çatışmalara bulaşmak istemiyorlar. Kendi coğrafyalarında, kaplanların dövüşünü uzaktan seyretmekle yetinecek gibiler. Ama çatışmalar topyekün bir kalkışmaya dönüşüp, ABD’yi ülkeden çıkmaya zorlarsa veya işgal kuvvetleri daha büyük kayıplar verirlerse, bu durumda ABD Kerkük ile Musul gibi çatışma (etnik, dinsel, coğrafi) ve gerilim noktalarının fitilini ateşleyip; Arap-Kürt, Türkmen-Kürt, Sünni-Şii çatışmalarını provoke edebilir veya müttefiki Kürtlerden, direnişi bastırma operasyonlarına katılmalarını isteyebilir. İşte o zaman kızılca kıyamet kopar ve Kürtler, kendilerini, istemedikleri bir ortamda bulabilirler. Irak merkezli Arap dünyasıyla alt düzeydeki mevcut ilişkilerini de köklü biçimde koparmış olurlar. Bu, Kürtlerin yeniden kendi bölgelerine kapanmasına yol açabilir ve komşu ülkelerin çifte kuşatmasının çemberine sıkışmış olabilirler. Kürtler son derece dikkatli olmalı, oyuna gelmemeli; hele hele, Kerkük ve Musul’daki azınlıklara karşı milli baskı ve asimilasyon politikaları gütmemeli; Saddam’ın kendilerine uyguladığı zulmü, başkalarına uygulamaktan kaçınmalıdırlar. Tersine, azınlıklara demokratik hakları verilmelidir. Türkmenlere baskı yapılmamalı; örneğin Türkiye’ye, “Kürtlere verilecek her destek, aynı zamanda Türkmenlere verilmiş sayılacaktır,” diyerek Türkiye ile dostluğu geliştirmelidir. Kuşkusuz, her milliyetçiliğin zaafları vardır. Arap direnişçilerinin zaafı, Kürtleri düşman bellemektir. Kürtlerin zaafı ise, Arapları baş düşman ilan etmek; sırtlarını sadece ABD ile İsrail’e dayamış olmaktır. Burada ara güç Şiilerdir. Güneydeki Şiiler uyum içinde değiller. Sözgelimi öldürülen el Hoyi ailesi İngiltere ile ABD’ye yakındı. Necef’teki dini makam temsilcisi Ayetullah Ali el Sistani, ne direniş ne de işgalden yanadır; orta yolcu, uzlaşmacı, eyyamcı ve güç dengellerini kollayıcı bir tutum takınıyor. Sistani, radikal direnişçi Muktada el Sadr’dan hoşlanmıyor; ikisi arasında dini makam üzerinde büyük bir rekabet var. Sadr’ın militanları Sistani’nin dini makamını kuşattığında, kendisini korumak için 1500 aşiret milisi gitmişti ki; bu Şii aşiret milisleri, Saddam yönetiminin korucularıydılar ve Osmanlı’daki Hamidiye Alayları gibi zalimdiler. İran destekli iki parti (İslam Devrimi Yüksek Meclisi ile İslama Davet Partisi), şimdilik Geçici Yönetim çerçevesinde uzlaşmacı ve barışçıl politikalar güdüyor; talepleri gerçekleşinceye kadar (demokratik seçimler yoluyla Şii çoğunluğun Irak yönetimine gelmesi gibi) ABD ile çatışmak istemiyorlar. Kürtlerin bu son iki partiyle araları fena değil ve Ayetullah Sistani de, en azından şimdilik, Kürtlere cepheden karşı çıkmıyor. ABD son dönemde taktik değiştirerek Şiileri pasifleştirme senaryoları geliştiriyor. Mesela Irak yönetiminin bir numaralı temsilcisi Ahmet Çelebi, yeni manevralar içinde. İran ile temas halinde. Şii Bedr Birlikleri’nden kendine korumalar seçmiş. ABD’ye rağmen yönetimin kritik kademelerine kendi adamlarını yerleştiriyor. Çelebi-İran ilişkisi, Amerikan yönetimini ve CIA’yı kaygılandırıyor. Bu taktiğe karşılık ABD, Şiilerden birini, yetkileri sınırlı devlet başkanı; bir Kürt ile bir Sünni Arap’ı ise, geniş yetkilerle donatılmış devlet başkan yardımcıları olarak tayin edip, Irak yönetiminde uzlaşmayı sağlayarak kendi denetiminde kalmasını planlıyor.
O halde, Şiilerin ABD ile ilişkileri, Kürtlerin durumdan nasıl etkileneceği konusunda tayin edicidir.
- Türkiye’de özellikle Türk kökenli sol ve sosyalist çevrelerde Iraklı Kürtlere yönelik “emperyalizm işbirlikçileri”, “hain” gibi söylemler ön plana çıkıyor. Türkiyeli bazı Kürtlerse, “iki ağaya devlet kurduruyorlar” yorumunda bulunuyorlar. Sizce, Iraklı Kürtleri nereye koymalıyız? Biraz daha açmak gerekirse, Barzani ve Talabani’yi “işbirlikçi” olarak suçlayanların, Filistin lideri Arafat’ı “Ortadoğu’nun devrimci lideri”, diyerek alkışlamaları bir çelişki değil mi?
- Her şeyden önce, bütün o iddialarına rağmen Türkiyeli sol ve sosyalistlerin ne Türkiye’deki Kürt gerçeğinden, ne de Irak’taki Kürt realitesinden haberleri var. Herkesin kafasındaki “Kürt meselesi” birtakım şablonlara, sosyalist literatürdeki eski metinlere takılıp kalmış. Günümüz olgularıyla zenginleştirilip geliştirilmemiş, güncelleştirilememiştir. Yasal veya yasadışı sol örgütlerin yayın organlarına tek boyutlu klişeler egemendir. Bakıyorsunuz, kimileri, Güneydoğu’daki illerde habire “büro” açıp, “Kürt seksiyonları,” kuruyor. Bir kısmı ise Kürt sorununda “hem o, hem bu; ne o, ne de bu,” tutumu takınıyor. Varsayım şudur: Kürt hareketi silahlı mücadeleyi bırakmıştır ve dağılmanın eşiğine gelmiştir. Batan geminin mallarından ne kapılırsa kârdır. Ya da Kürt meselesi basit bir ülke sorunudur, gelip geçicidir; şimdilik orta yolcu bir tutum takınarak, meseleyi, çözümü zamana bırakarak geçiştirelim. Etliye sütlüye fazla karışmadan, emek çaba sarf etmeden olayın nimetlerinden yararlanalım. Geçmişte Kürt örgütlerine öykünüp özenen, onların kötü birer kopyası biçiminde veya yedek gücü/kuyrukçusu gibi davranarak pastadan pay kapmayı isteyen; dahası, gelişen Kürt yapıları üzerinden her türlü rantiyeciliği yapanlar da var.
Sosyalistlerin Iraklı Kürtlere bakışına gelince, şunlar denebilir: Sol çevreler, anti Amerikancı ve anti emperyalist mücadelelerinde, olayın doğası gereği, yer yer “milliyetçi” zemine kaydılar ve kimi noktalarda devletin reddiyeci mantığıyla özdeşleştiler. Milli söylemler, ister istemez Iraklı Kürtlere karşı düşmanlığı geliştiriyor. Türkiye’deki ruhsal ve siyasal kutuplaşmaları (Türk-Kürt diye) körüklüyor. Bu, dikkat edilmesi gereken ciddi bir eğilimdir. Geçmişte Baas Partisi’yle birlikte “milli cephe” içinde yer alarak, Sovyetlerin çıkarları uğruna Kürtleri bol keseden “hain, ajan, emperyalist işbirlikçisi” ilan eden Irak Komünist Partisi’nin tecrübesi, sol kesimlerce iyi incelenmeli. Saddam’ın imha politikalarına maruz kalan aynı Komünist Partisi’nin, nihai çareyi, o suçladıkları Kürt partilerinin kurtarılmış bölgelerine sığınmakta bulmaları ve sonraki aşamalarda hep birlikte, Baas karşıtı muhalefeti yürütmelerini hatırlatmam gerekir.
Bir kere Sosyalistlerin hiçbiri, tek tük istisnalar var mı bilmiyorum, Irak’taki Kürt bölgesine gidip gerçeği, olguyu görmüş; alan çalışması yapabilmiş değildir. Gerek KDP gerekse YNK’nin, her şeye rağmen günümüzdeki modern siyasal partilerden farklı olmadıkları; tersine, Sovyetik parti modelinden esinlenerek kurulduklarını; en azından Türkiye’deki herhangi bir siyasi partinin işleyiş mekanizmalarına sahip olduklarını söyleyebilirim. Iraklı Kürtlerin özgülünde kuşkusuz aşiretçilik ve feodal ağalık sisteminin belli kalıntıları mevcuttur. Ancak bu egemen unsur değildir. Türkiye’ye bakalım; sol örgütlere hakim olan tekkecilik, ittihat terakkicilik, despotluk, siyasal ağalık ile, sistem partilerinde görülen oligarşik tahakkümcü yapı, cemaatçılık, tarikatçılık, bölgecilik (Karadenizcilik, Doğuculuk), aşiretçilik, korucubaşılık, adam kayırmacılık, idarei maslahatçılık neyse, KDP ve YNK’deki yapı da odur. Iraklı Kürt parti liderlerini “aşiret ağaları” diye suçlayanların, kendilerini veya liderlerini”çağdaş son peygamber” görmeleri; doğdukları köye ziyaret turları düzenlemeleri de işin başka noktasıdır.
ABD-Kürt ilişkilerini doğru zeminde, olgular temelinde değerlendirmek gerek:
Kürtler, yaklaşık 50 yıllık yönetim karşıtı hak arama mücadelelerinde, Enfal operasyonlarının kurbanı oldular; yaklaşık 200 bin Kürt öldürüldü ve 4 bin köy haritadan silindi. 1920’lerden itibaren Kürtler, imha ve katliam politikalarından kurtulup demokratik haklarına kavuşabilmek için başvurmadık kapı bırakmadılar: İngilizlere karşı Sovyetler Birliği’nden ve Kemalistlerden yardım istediler; Stalin zamanında desteklenen İran’daki Mahabat Cumhuriyeti, sosyalist bir üstyapıyı hayata geçirmeyi planladı. Barzani, Sovyet toprağına varabilmek için uzun yürüyüş yaptı ve orada peşmergeleriyle birlikte askeri/siyasi eğitim aldı.
Ne zaman ki Sovyetler Birliği siyaset değiştirip Baas politikalarını destekledi; o zaman Kürtler, imhadan kurtulma ve hak arama mücadelesinde İran Şahı ile ABD’ye yaslanmak zorunda kaldılar. Buna karşılık İranlı Kürtler, Saddam’la ittifak kurup, hem Şah hem de Molla rejimiyle savaştılar. İmha ile karşı karşıya kalan Kürtler, mevcut olgulardan hareketle realist temelde, daha çok pragmatik politikalar güderek esasında Kürt halkının düşmanı rejimlerle (İran, Irak) işbirliğine gitmeye mecbur kaldılar. 1950 ve 1960’lı yıllardaki kısa balayı dönemi (Iraklı komünistlerin desteklediği Abdülkerim Kasım yönetimiyle Barzani ittifakı, aynı zamanda Sovyetik dünyayla işbirliği politikalarının uygulamalarının başladığı dönemdi) sayılmazsa, Iraklı Kürtlere sosyalist ülkelerden herhangi bir yardım ve destek gelmedi. Böyle bir destek gelseydi de Kürtler bunu reddetmiş olsalardı, o zaman kendilerini suçlama hakkına sahip olacaktık. Günümüzde de bu aynıdır. Körfez Savaşı öncesi ve sonrasında herhangi bir sosyalist ülkenin Kürtlere desteği olmamıştır. Bölgedeki her devlet ve ABD gibi, Kürtler de pragmatist davrandılar; en güçlü devletle uzlaşma/ittifak yolunu seçtiler ve düşmanlarının devrilmesine bir şekilde yardımcı oldular. Sadece Kürtler mi? Irak muhalefeti içinde panarabistler, Arap milliyetçileri, solcular, komünistler, Şiiler, Sünniler; bugün Amerikan karşıtı cephede yer alan Suriye ile İran güdümlü örgütler de vardı. Aynı muhalefet cephesi, Saddam sonrasında Irak Geçici Yönetimi’nde yer aldı. Bunları görmezden gelip, mesela, radikal Şiilerin bu tutumunu es geçip, sadece Kürtleri “işbirlikçi ve hain” diye damgalamak nesnelliğe sığar mı? Her allahın günü ABD yönetimiyle temas halinde olan Şii muhalefetin bu politikasını ya da evine hapsedilmiş Arafat’ın Beyaz Saray’dan medet ummasını görmezlikten gelmek; dahası, her ikisine direnişçiler diye övgüler dizip, yalnız Kürtleri suçlamak çifte standart değil midir?
Doğrudur; Kürtler, mevcut mevzilenmede ABD ile ittifak halindeler. Ama şu da doğrudur; ABD’yi bölgeye davet eden Kürtler değildi; Sünni ve Şii muhalefetin önemli bir kısmıydı. Kürtler, uzun süre Kuzey Cephesi’nin açılmasına direndiler; savaştan biraz sonra Kuzeye inen Amerikan askerleriyle birlikte cephede savaşmadılar. Sadece hat üzerinde bekleyip, uygun fırsatı kolladılar; Bağdat’ın düşmesiyle birlikte Peşmerge, Musul ve Kerkük’e girdi. Şu anda ABD’nin Kürt bölgesinde askerleri ve bazı üsleri bulunuyor. Fakat sokakta Amerikalı görmek neredeyse imkansız. Barzani ile Talabani, özellikle Barzani, Amerika ile ihtiyatlı bir ittifak halinde; Amerikalı askerleri, “ kurtarıcı değil, işgalci” diye tanımlıyor; Kürt halkının çıkarlarına ters düşen hiçbir planı kabul etmiyor; itirazcı ve asi bir tutum takınıyor; “Kazanılmış haklarımıza halel gelirse, yeniden dağlara çekiliriz” diyebiliyor; “ABD’nin bir an önce yönetimi Iraklılara devretmesini” istiyor. Bu tutum bile, Kürt liderlerinin “uşak, hain, işbirlikçi” olmadıklarını gösteriyor.
Kürtler, ABD ile çatışmak istemiyor: Tıpkı, Irak’taki halkın ve siyasi yapıların büyük çoğunluğu gibi, ABD’nin hedef tahtasındaki Suriye ve İran dahil Arap rejimleri gibi. Kürtlere zararı dokunmadığı müddetçe bu politika sürdürülecek; Kürtler, bölgedeki felaketten doğan fırsatları, kendi lehine değerlendiriyor. Halkının istekleri doğrultusunda, Kürt liderler, “büyük derleniş, büyük yapılanma” planını hayata geçiriyorlar.Ayrılma noktasına gelindiğinde, ABD ile ayrılabilmenin yöntemlerini araştırıyorlar. Kürtler arasında Amerikan hayranlığı, Amerikan muhipleri, gerçek işbirlikçiler yok mu? Var! Fakat siyasete egemen söz sahibi olanlar bu kesimler değil. Kürtler de bu çelişkili durumda, süreç içinde netleşecekler; kendi tecrübeleriyle, “ABD ile çıkar ortaklığının ve ittifakın ebedi” olmadığını, yaşayarak öğrenecekler. Bize düşen slogancı tavırlarla reddiyeci, inkarcı ve suçlayıcı olmak değil; Iraklı Kürtlerin içinde bulundukları, aslında çağlardan beri varolan, çelişki durumlarını anlamak; onlara, “ABD’ye göbekten bağlanmayın” türünde önerilerde bulunmaktır.
Kürtlerle ABD çıkarlarının çakışma noktası, şimdilik Kürt bölgesinin siyasi yapılanması ve kazanımların tescil edilmesidir. Burada başka ülkelerin topraklarını işgalde akıncılık, jandarmalık yoktur. Olursa, buna karşı çıkılmalıdır. Suçlamak yerine, kendimizi, onların yerine koyarak, “ABD işgali sırasında aynı konumda olsaydık, biz ne yapardık?”sorusunu sorup, samimi cevabını vermek lazımdır. Yaklaşık 150 yıllık ittifak politikları ve savaş tecrübelerine bakarsak, Kürtlerin, işlerine gelmediği yerlerde söz konusu müttefiklerine karşı silah çevirdiklerini görebiliriz. Olguları görmeden, Kürtlerin tarihi iyice okunmadan uzaktan değerlendirme kolaycılığına düşeriz.