- Geçtiğimiz yıl yapılan değerlendirmelerde, bazı araştırmacılar, “önümüzdeki yılların Iraklı Kürtlerin yılı olacağını” öngörüyorlardı. Bu, bir anlamda doğrulandı. Özellikle Şii ve Sünni Arapların işgal karşıtı direnişine kadar, Iraklı Kürtler ve Irak Federal Devleti, tartışmaların ana ekseniydi.
Sizce, Kürtleri Irak ekseninde bugüne getiren ana unsurlar nelerdir? Irak Kürtlerinin gelecekteki konumu, mevcut durumdan nasıl etkilenir?
- Önümüzdeki yılların “Iraklı Kürtlerin yılı” olduğu yönündeki tespitler doğru ama abartılıdır. Yine de Kürtlerin bölgede bütün varlıklarıyla, siyasetleriyle, coğrafyalarıyla, askeri güçleriyle, kurum ve kuruluşlarıyla tarih sahnesine topyekün çıktıkları söylenebilir. Deyim yerindeyse, bir siyasi ve psikolojik rüzgar estiriyor, Kürtler. Bunda birçok etkenin rolü vardır: ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nde Kürtler, genelde, bulundukları ülkelere karşı “havuç ve sopa” olarak kullanılmak istenmektedir. Bu düzlemde Kürtler, ABD’nin, en azından şimdilik, “sadık müttefiki” veya “yaşamsal kozu” konumundalar. Yüzyıldan beri ilk kez “tarihi bir fırsat yakaladıklarını” ve rüyalarını “hayata geçirmeye başladıklarını” düşünen Kürtler, Amerika’nın bölgedeki siyasetlerinden memnun görünmekteler. Celal Talabani ve benzeri bazı Kürt politikacılarının tez canlı iyimserliklerine karşın Kürtlerin bu memnuniyeti, ihtiyatlı bir hoşnutluktur. Barzani’nin tavırlarından anlaşıldığı kadarıyla, Kürt-ABD ittifakı, birebir efendi-uydu ekseninde bir tâbiyet ilişkisine değil; zaman zaman tartışmalara, restleşmelere, gerginliklere ve pazarlıklara dayalı bir ittifak olarak sürmektedir.
Kürtlerin önemli iki kozu var: Biri, tarihsel/siyasal gelişmeleri de yakından etkileyebilecek pek kritik (petrol, su, jeopolitik, vs) coğrafyalarıdır. Asya, Kafkasya, Anadolu ve Mezopotamya’nın omurgası, kapısı ve geçiş noktasıdır bu coğrafya. Diğeri ise, 30 milyonluk nüfusu ile 150 yıllık savaş tecrübesi zemininde kurulan siyasal, askeri ve toplumsal organizasyonudur. Kürtler, Irak’taki yasal merkez (Geçici Yönetim) veya yasadışı direniş odakları (Şii Muktada el Sadr, İslamcı ve Arap milliyetçi örgütler) içinde kendini kabul ettirmiş en örgütlü askeri kuvvete (Peşmerge, halk milisleri, partilerin yarı askeri birimleri gibi) sahipler. Sözgelimi Şii bir partiye bağlı Bedr Birlikleri bile, Amerikan yönetimi tarafından kabul görmeyen yerel gizli kolluk kuvvetleri olarak varlığını sürdürüyor.
Son bir kaç yılda Irak’ta olup bitenlerle ilintili tartışma ve projelerin odağında Kürtlerin olduğu görülür. Kürtler siyasal, etnik ve askeri bakımdan bir kutup sayılırlar. Yanı sıra, nüfusça yoğun biçimde yaşadıkları demografik alanda birçok etnik topluluk (Türkmen, Asuri, Ermeni, Keldani, Arap) bulunuyor. Onlarla ilişkileri ister istemez Türkiye, Suriye, İran ile ilişkileri derinden etkiliyor. Mesela, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları veya PKK örgütüne karşı askeri önlemleri çerçevesinde Irak Kürt bölgesinde bulundurduğu askerler, Süleymaniye’de subayların başına geçirilen çuval meselesinde olduğu gibi, birdenbire devletlerarası bir sorun haline gelebiliyor ve Kürtlerle Türkiye arasında gerginliklere yol açabiliyor. Aynı biçimde Musul-Kerkük üzerindeki hak iddiaları, bir yanda Kürtler, diğer yanda Türkiye ve Suriye arasında kamplaşmalara neden olabiliyor. Zaman zaman Kürt /ABD eksenli Irak politikalarına karşı Türk-Arap, Türkmen-Şii ittifakları türünden arayış ve eğilimler ortaya çıkabiliyor. Kürtlerin 14 yıllık yarı bağımsız konumları temelinde yükselen devletleşme, daha doğrusu Irak bütünlüğü içinde federatif bir sistemi kurma çabaları, bunun geçici anayasada resmen kabul edilerek uluslararası hukuki bir statü kazanması; Talabani başta olmak üzere Kürt siyasetçilerinin bir yandan “federe Kürdistan bölgesi”nde kurumlaşmaya giderken, diğer yandan Bağdat merkezli Irak devletinde söz sahibi olmaları; ülke geleceğinin siyasi/hukuki belgesi sayılan anayasada kendi lehlerine maddeler koymaları da Kürtlerin habire gündemde kalmalarını sağlıyor. Musul ve Kerkük’te yaşanagelen çatışmalarla potansiyel tehditler; geleceğe dönük ticari ve ekonomik hesaplar, özellikle bu iki şehrin kaderinin nasıl belirleneceğine (ki geçerken değinmiş olayım: Kanımca, iki şehrin geleceği, özellikle Kerkük’ün kaderi, büyük bir sürpriz yaşanmadığı sürece, muhtemelen Amerika’nın da gizli/açık desteğiyle, bir iki yıl sonra Kürtler lehine sonuçlanacak halk oylamasıyla belirlenecek. Ama tartışma, sürtüşme ve iddialar bitmeyecek.) dair polemikler ile siyasi saflaşmalara ek olarak stratejik öneme sahip petrol meselesi, bir analiz ve haber unsuru olarak, bu işle yakından uzaktan ilgilenen Amerikan, Avrupa, Rus, Arap ve İslam basını için önemli malzeme oluşturuyor.
Irak’ın orta ve güney bölgelerinde büyük kaos var: Hele hele Amerikan tarafından “baş düşman, imha edilmesi gereken ana hedef” olarak ilan edilip habire pompalanan teröristler, Vahabiler, kökten dinciler, radikal İslamcılar, el Kaideciler, Baasçılar ve benzeri örgütlerin Irak’ta adeta cirit atmaları; bunların Amerikan hedeflerine ciddi zararlar vermeleri de, ülkenin kuzeyinde adeta bir istikrar vahası, istikrarlı ve huzur diyarı gibi duran Kürt bölgesinde yaşayanları, Amerikan ve Batı basınının baş öznesi yapabiliyor. Hatta Batı’nın bölgede uygulamak istediği modelin prototipi, ilk başarılı örneği haline getirebiliyor.
Türkiye’nin “Irak’ta Kürt devleti kurulamaz, federasyon olamaz, Kerkük’te Kürt hakimiyetine hayır,” diye özetlenebilecek “kırmızı çizgileri”; ek olarak Ankara’nın Kerkük/Türkmen meselesine ilişkin hassasiyeti; daha önemlisi PKK (KADEK-KONGRAGEL-KKK) örgütünün Kandil bölgesindeki varlığına yönelik itiraz ve girişimlerinin hepsi, Kürt meselesiyle yakından ilintili Iraklı Kürtlerin Türkiye basınında daha fazla yer almasına neden olabiliyor. Benzer şey, Suriye’nin Musul ve Irak’taki direnişle bağlantılı politikaları; İran’ın Kerkük ve Şii meselesi çerçevesinden hareketle Kürtlere olumlu/olumsuz yaklaşımı için de söylenebilir. ABD’nin Irak işgalinden sonra Kürtlerin elde ettikleri somut kazanımların komşu coğrafyalarda yaşayan soydaşları arasında ortak bir ruhsal şekillenme, ortak bir akıl yaratmış; Kürt yığınlarına büyük moral kazandırmış; ortak tavır sergileme ve sınırlar ötesi dayanışma verimli bir zemin oluşturmuştur. Önemli iki örneği, Suriye’deki Qamişlo olaylarıyla İran Kürt bölgesindeki birkaç şehirde kitlesel kalkışmada somutlaştı.
Üç ülkenin bölgede Kürt devletinin kurulmaması, Irak eksenli Kürt politikalarının inisiyatif kazanmaması yönündeki eşgüdümlü (zirveler, toplantılar) çabaları; özellikle Suriye ile İran’a olası Amerikan müdahalesinde Kürtlerin oynayabileceği veya onlara biçilen rollerle ilgili spekülasyonlar (Suriyeli Kürtlerin Qamişlo’dan başlayan kalkışması, Arap-Kürt etnik çatışma potansiyelinin nereye varabileceğine, Amerikan müdahaleciliğinin biçim ve boyutlarının nasıl bir şekil alacağına dair bir fikir verebilir) Kürtlerin niçin sürekli gündemde kaldıklarını, kalabildiklerini gösterir.
Politika bir güç meselesidir; arkanızda maddi, somut ve harekete hazır bir güç varsa, politikanız da dört bir yanda yankısını bulur. Politika, aynı zamanda kitle iletişim araçlarına nasıl yansıyacağınızı organize etme meselesidir. Iraklı Sünni/Şii Araplara bakıyorsunuz; Saddam yanlısı Baaşçılar, yıkılan sistemin ardından bütün iletişim mekanizmalarını yitirerek, yeraltına çekildiler. Batı basını, özellikle Amerikan medyası, kasıtlı olarak bunlara dair haberleri vermiyorlar; en azından çarpıtarak, eğip bükerek veriyorlar. Sünniler ve Şiiler, birbirleriyle çekişme ve sürtüşme halindeler. Merkezi bir enformasyon karargâhları bulunmuyor; tek bir lider, tek sözcü yok; her kafadan bir ses çıkıyor. Genellikle kanlı olaylarla haber konusu olabiliyorlar. Iraklıların, direnişçilerin destekçisi olabilecek Arap basını, iki cami arasında binamaz konumunda; bir yandan şiddet eylemlerinin Irak’taki olumsuz yansımalarını görüyor ve bunu açıktan destekleyemiyor; diğer yandan, Amerikan askerlerinin, işgalcilerin vahşi uygulamalarına karşı çıkarak, işgalin bir an önce, her ne yoldan olursa olsun, isterse şiddet eylemi neticesinde olsun, kalkmasını istiyor. Bağdat ve Şii bölgelerinde, birçok ülkenin (Avrupa, İran, Suriye, S. Arabistan, ABD) gizli/ açık parmağı var; oralarda küçük çaplı rekabet mücadeleleri, çatışmaları yaşanıyor: AB ile ABD, İran ile ABD, Suriye ile ABD, Türkiye ile İran, S. Arabistan ile İran gizlice karşı karşıya gelebilmekteler. Bazen de birçoğu birleşip ABD’ye karşı ortak cephe kurabiliyor. Olayların bu haliyle basına yansıması zor. Halbuki Kürtler daha derli toplular, daha organize olmuşlar; önemli oranda güç birliği yaparak ve eşgüdümlü davranarak, faaliyetlerini basına, bölge ve dünya kamuoyunda söz birliği içinde yansıtabiliyorlar. Demek ki politikaların sihirli gücü, soyut anlamda sayıya, kelle hesabına değil;sokağa yansıtabileceğiniz siyasetlerdedir. Sokağın, kamuoyunun ve siyasi mahfillerin üzerinde psikolojik bakımdan bir hegemonya kurup kurmadığınız, son derece tayin edicidir. Bütün kusurlarına rağmen Kürtlerin Irak genelinde böyle bir politik hegemonyasından, kültürel canlanışından söz edilebilir. Bunu Musul ve Kerkük’teki son gezimde gözlemleyebildim.
Irak’ta Kürtlerin Geleceği henüz Net Değil
Irak’taki tablo içinde Kürtlerin geleceği konusu henüz netlik kazanmış değil. Olası istikrarsızlığı ve kaosu içinde barındıran göreli bir istikrardan söz edilebilir. Zira ABD’nin Irak’taki planları, Washington’daki Yeni Muhafazakârlar’ın arzuladığı ölçüde hayata geçirilemedi. Tersine; birçok açmaz ve çıkmaz söz konusu. Amerika’nın Avrasya stratejisi netlik kazanmadığı gibi, BOP gibi projesi, başlı başına istikrarsızlık unsurudur. Ana kurgusu, şiddet ve militarist hamlelere dayanıyor. Kürtlerin anılan projelere ne derece yardımcı olacakları, içinde nasıl yer alacakları yahut yer alıp almayacakları gelecekleri açısından tayin edicidir. Bu noktada şu söylenebilir: Kürtler, şimdilik, sıradan “koz, kart, piyon veya paralı asker” olmak yerine, ihtiyatlı bir iyimserlikle, “tedbirli müttefik” olmayı tercih ediyorlar. Maceracılıktan, tek yanlı ittifaklardan kaçınıyorlar. Bölgedeki altüst oluştan ötürü önlerine çıkan “tarihi fırsat”tan en iyi biçimde yararlanmak, yüzyıllık birikimlerini kalıcı kazanımlara dönüştürmek istiyorlar. Kürtlerin “kırmızı çizgileri” şunlardır: Komşu ülkelerin, kendilerine kaba müdahalesi; 14 yıllık “özerk bölgenin” etnik, coğrafi ve siyasal sınırlarına herhangi bir (askeri, siyasi, hukuki, ekonomik) ciddi tecavüz; Kürtlerin temel haklarının anayasaca merkez hükümetçe kabul edilmemesi; merkezi yönetimin Saddamvari bir tahakküm ve imha siyasetini sürdürmesi; Kürdistan bölgesinde dış kaynaklı etnik ve dinsel çatışmaların, federal yapıyı bozma yönünde gelişmesi, vs.
Kürtler, elverdiğince kendi sınırları içinde “huzur ve barış” içinde yaşamak; bu düzlemde kimseyi tahrik etmemek ve buna karşılık her türlü dış provokasyona gelmemek yönünde siyaset geliştiriyorlar. Kuşkusuz tahrikçi, maceracı, dar milliyetçi ve bilinçsiz intikamcı Kürt kümelenmeleri de mevcuttur bölgede. Ek olarak kimi illerdeki mülki yöneticilerin tarafgir, Kürtleri kayırıp diğer azınlıkları hiçe sayan hatalı politikalarından söz edilebilir. Fakat esas akım bu değildir. Iraklı Kürt politikacıların önemli bir kısmı, bağımsız bir “devlet” istemiyor; bunu gerçekçi bulmuyor ama aynı zamanda aydınlar tarafından akademik düzeyde “devletleşmenin faydaları, zararları” konusunda yürütülen tartışmalarla kitlesel kampanyalara da ses çıkarılmıyor. Bakıldığında, Bağdat ve güneydeki direniş hareketinden ya da genel siyasi karmaşadan Kürtlerin pek az etkilendikleri görülebiliyor. Her şey bir yana, ülkeyi ve bölgeyi felakete sürükleyebilecek büyük bir karmaşadan ya da böyle bir karmaşadan büyük yara alabilecek ABD’nin muhtemel bir politika değişikliğinden Kürtlerin etkilenmemesi düşünülemez.
Kritik soru şudur: ABD, Kürtleri yüzüstü bırakabilir mi? Sorunun iki ucu hem kirli, hem de her türlü cevaba açıktır. Kürtlerin belli kesimleri, bunların da hesabını yapmaktalar. Yalnız kesin hesap nedir, nasıldır, nereye kadardır, henüz bilmiyoruz.
ABD’nin İran, Suriye ve Türkiye’ye yönelik “müdahaleci ve baskıcı” politikaları tek boyutlu değildir; diplomasinin karanlık dehlizlerinde son derece çapraşık, her türlü tertibe, tezgaha, oyuna ve komploya açıktır. Sözgelimi R. Tayyip Erdoğan ile Bush arasında, Türkiye’nin “cephe ülkesi” olması ve Türk askerinin NATO çerçevesinde Irak’a gönderilmesi, “küresel teröre” ve kökten dinciliğe karşı ortak mücadele gibi ihtimaller tartışılmıştır. Türkiye, PKK militanlarının Kandil bölgesinden çıkarılması ve örgüte karşı ABD ile birlikte ortak operasyon meselesini görüşmüştür. Yeri gelmişken belirteyim: ABD, stratejik ve taktik nedenlerle, PKK militanlarına karşı askeri bir operasyon yapmayı düşünmüyor. Tersine; bu meseleyi, Türkiye ve Irak’taki siyasi açılımlara paralel olarak barışçıl biçimde çözmeyi hedefliyor. En azından şimdilik. Demek ki başka çare kalmadığı müddetçe, ABD, PKK ile askeri bakımdan karşı karşıya gelme niyetinde olmadığı gibi, bu aşamada, Kürt örgütleri arasında (YNK, KDP- PKK) bir kardeş kavgasından da yana değil. Irak Kürdistan bölgesinde PKK faaliyetine izin verilmemesinin; buna karşılık örgüt bağlantılı yapıların Musul, Kerkük ve Bağdat’ta büro açıp siyaset yapmalarına müsaade etmesinin gerekçesi bu olmalı.
ABD-Kürt ilişkilerini eskiye bakarak değerlendirmek, bu düzlemde tarihi deneyimleri göz önünde bulundurmak elzemdir. Tarih geleceğe ışık tutsa da, kendini aynen tekrar etmez. Demek istediğim şudur: ABD’nin Kürtlerle yaşanan geçmiş işbirlikleri ve ittifakları, başka koşullarda ve hatta başka coğrafik zeminlerde oluşmuştu. Halbuki ne Amerika eski Amerika, ne de Kürtler eski Kürtlerdir. Herkes kendince, kendi çıkarı açısından belli dersler çıkarmış gözüküyor. Günümüz ABD siyaseti daha saldırgan, daha aç gözlü, bütün bölgeyi yeniden yapılandırıp; siyasi haritayı değiştirecek kadar pervasız, gözü kara ve militaristtir. Bush ekibi gidip yerine Demokrat Parti’nin adayı başkan seçilse bile, ABD’nin bölge stratejisi 30-40 yıllık bir zaman dilimini kapsamakta; buna uygun onlarca senaryo gündeme gelebilmektedir. ABD, bölge rejimlerini zorla şerle değiştirmeyi, onları hizaya getirmeyi ve Irak’ı sıçrama tahtası gibi kullanıp Asya’ya kadar yayılmayı düşünüyor. Bir anlamda, 21. yüzyılın “Amerikan yüzyılı” olmayacağı bilinciyle, askeri hamleler yoluyla dört bir yana saldırıp duruyor; geleceğin “savunma, tutunma” mevzilerini bölgede inşa etmeye çalışıyor. Buna uygun “müttefik ve güç odakları” arıyor. ABD’nin şimdiki müttefikleri arasında Kürtler önemli bir yer tutuyor; zira Irak, İran, Türkiye ve Suriye’nin en zayıf halkalarından biri, yumuşak karınları Kürt meselesidir. Onun için, Amerika’nın Kürtlere, en azından kısa ve orta vadede ihtiyacı var; Kürtlerin “havuç ve sopa” olarak görülmeleri bu yüzdendir.
- Peki, “havuç-sopa” politikası bağlamında Amerika Kürtleri satabilir mi?
- Amerika Kürtleri satabilir mi? Denklem zor gözükse de, imkansız değil. Olabilir. Her şey, hem Kürtlerin kendisine hem de Kürtleri barındıran ülkelerin, “Kürt tehlikesi veya ayrılıkçılığına karşı” ABD’ye yönelik hangi siyasetleri kullanacaklarına bağlıdır. Diyelim ki İran ile Suriye, “Kürt belasını bertaraf” etmek için Amerika’ya büyük tavizler verirlerse, o zaman ABD’nin tercihi Kürtlerden değil, söz konusu ülkelerin rejimlerinden yana olabilir. Benzer şey, Türkiye için de geçerli sayılabilir. Adı geçen ülkelerin en büyük yanlışı, tehdit algılamasıdır. Tehdidin kaynağını ABD olarak görmek yerine “Kürtler” olarak görmek, vahim hatalara, sonu gelmez çatışmalara götürebilir. Halbuki Kürtleri tehdit kaynağı olarak görmeyen herhangi bir bölge ülkesi, Amerika’yı baş tehdit diye saptayıp buna uygun bir politika güdebilirse; o zaman, doğal olarak şöyle düşünecektir: “ABD’ye açık vermemek için Kürtleri nasıl dost edinip kazanabilirim; demokratik haklar yoluyla Kürtlerin nasıl gönüllerini alıp, ulusal sınırlar içinde kardeşçe, katılımcı temelde yaşatabilirim. Kürt sorununu, ABD’nin elinde bir tehlike, bir koz olmaktan nasıl çıkarabilirim ve Saddam’ın Kürtlere yönelik inkar/imha politikasının (belli oranda) yol açtığı işgal afetinden nasıl kurtulabilirim; Amerikan belasının bana bulaşmaması için, Irak Kürt bölgesindeki tecrübelerden yararlanarak nasıl ortak bir akıl, gönüllü birlik yaratabilirim; yepyeni bir devlet modeli ve siyasi sistem yaratabilirim.”
Kürtlerin de eskisinden farklı olduklarını söyleyebiliriz. Saddam yönetimiyle mücadeleleri sürecinde “düşmanımın düşmanı dostumdur” kuralından hareketle Suriye ve İran hükümetleriyle işbirliği yapan; bu arada İsrail ve ABD’den önemli ölçüde askeri, lojistik ve parasal yardım alan Iraklı Kürtler, önceki konumda değiller. Elde silah dağlarda veya sınır ötesinde kurtarılmış alanlarda faaliyet gösteren gerilla, peşmerge tipi altyapısız, mekansız ve zamansız örgütler söz konusu değil. “Kendi Kürdünü döv, komşu Kürdünü sev” politikası güden Türkiye, Suriye ve İran ile Iraklı Kürt örgütlerinin ilişkilerinde önemli değişiklikler yaşandı. Birinci Körfez Savaşı sırasında ABD’nin ayaklandırıp yüzüstü bıraktığı Kürtler, Saddam’ın tank ve uçaklarının savunmasız hedefi oldularsa da, bu felaketlerini kısa zamanda atlattılar. ABD ve Avrupa siyasetlerinin doğrultusunda kendilerine özerk bir bölge (36. paralel) ve özerk bir statü sağlandı. Talabani ve Barzani, zaman zaman birbirleriyle çatışmış olsalar bile, en azından Soran ve Bahdinan bölgelerinde yerel hükümetler kurdular; kente yerleştiler. Sınır ötesindekiler dahil kendi halklarını kent ve köylere yerleştirdiler; yöneten-yönetilen ilişkisini geliştirdiler. Milislerden kolluk kuvvetleri ve emniyet teşkilatı, Peşmerge birliklerinden düzenli ordu, parti güçlerinden devlet bürokrasisi oluşturdular. Deyim yerindeyse devlet olmayan bir devletin alt ve üst yapısını güçlendirdiler. Eğitimi hemen tümüyle Kürtçeleştirdiler; birçok yerde okul, üniversite kurdular. Dış ilişkilerinde diplomasiyi öğrenip geliştirdiler. Dolayısıyla yabancı devletlerle temaslarını birer örgüt lideri olarak değil, yerel hükümetlerin temsilcileri olan diplomatlar sıfatıyla yürüttüler. Birçok yabancı şirketin bölgede yatırım yapmasını sağlayarak, deyim yerindeyse Batılı veya Doğulu ülkelerin Kürtlere yönelik siyasetlerini etkileyecek, Kürtlerin çıkarlarını kolay sattırmayacak ekonomik, ticari ve siyasi lobiler oluşturdular. Kürtler, çok yönlü ilişkiler kurarak, sadece ABD, sadece İsrail veya sadece Avrupa’ya göbekten bağlı olmaktan kurtulma yönünde önemli adım attılar ve bu düzlemde manevra alanlarını genişlettiler. Üstelik Irak merkezi yönetiminde bulunarak, kendilerini Kürdistan coğrafyasına hapsetmediler.
Demek istediğim, Iraklı Kürtlerin geleceklerinden söz ederken; basit biçimde “ABD onları satar mı, satmaz mı” gibi tek yanlılığa mahkum etmemeliyiz düşünce dinamiğimizi. Bununla birlikte Kürtler, şimdilerde Amerika ile çakışan çıkarlarına ve ortaklıklarına takılıp kalmamalı; 21. yüzyılın Amerikan yüzyılı olmayacağı gerçeğinden hareketle, ABD’nin bölgeden günün birinde, er ya da geç, çekilip gideceğini veya sökülüp atılacağını görmeli; ittifak siyasetlerinde yeni arayışlara, girmeli; özellikle bölgenin kalıcı yerleşikleri olan Arap, Acem, Türk halklarıyla dostluk, dayanışma ve kardeşlik ilişkilerini geliştirmeli; kendi ortak geleceklerini gönüllü elbirliği, güç birliğiyle belirlemelidirler. Özellikle geçici ittifaklara güvenerek, bölge halklarıyla aralarına sonu gelmeyen düşmanlık tohumları ekmemelidirler. Aynı şey, şimdiki Amerikan müttefiki konumunda bulunan Kürtlere karşı kin, nefret tohumları ekme gayretindeki bazı bölge devletleriyle, İslamcı ve milliyetçi (Arap, Fars, Türk) oluşumlar için geçerlidir. Onlar da “Kürt düşmanlığı” politikalarından vazgeçerek, Mezopotamya’nın çağlardan beri yerleşik halkı Kürtleri, kader ortakları ve günün birinde birleşilmesi gereken güçler olarak görmelidirler. Esasen, Türkiyeli Kürtlerin genel tavrı da bu olmalı; kardeşlik, dostluk yönündeki öneri ve teşviklerini ön plana çıkarmalılar. Bu olmayacak bir duaya amin demek değildir; yeter ki herkes, bir “öteki”nin hak ve hukukuna riayet edip saygı gösterebilsin.
Yanlış anlaşılmasın; Kürt-ABD ittifakını savunuyor değilim. ABD’nin bölgedeki cehennemi planlarını, kanla yazılan yeni tarihin kirli özünü anlamıyor değilim. Somut felaket ve belalar karşısındaki insanoğlu hayale değil, eldeki imkanlara ve somut olanaklara dayanarak musibetten kurtulma refleksi gösterir. Biz, hayal ve temenniler yerine verili koşullarda mevcut nahoş durumdan nasıl kurtulması gerektiğini; slogancılığa düşmeden, bölgenin temel dinamiklerinden, temel unsurlarından olan Iraklı Kürtlerin hak ve hukuklarından feragat etmeden, acılı ve hayal kırıklıklarıyla dolu mücadele birikimlerini nasıl kazanıma dönüştüreceklerinden; daha önemlisi, bölge halklarıyla birlikte kazanımlarını nasıl paylaşabileceklerinden söz ediyoruz. Anılan haklardan yoksun diğer Kürtlerin, benzer felaketlerde nahoş tutumlara kaymamaları için, nelerin yapılması gerektiğine işaret ediyoruz. Burada Kürt gerçeğini anlayabilen somut duruma somut çözümler önemlidir; dışarıdan ahkâm kesmek, suçlamak, kabahatli aramak ve karalayıp defterden silerek “düşman” ilan etmek kolaydır. İlericilik gibi gözükse de, aslında, son tahlilde “baş düşman veya tehdit kaynağı” görülen süper güçlerin politikasına hizmet edebilen çözümsüzlüktür.
- Şii ve Sünni Arapların, özellikle Şiilerin işgal karşıtı direnişleri, Irak’a asker gönderen birçok ülkeyi tedirgin etti. Genel olarak bu direnişi değerlendirmenizle birlikte, ABD ve yandaşlarının direnişten ne düzeyde etkileneceğini öğrenmek istiyoruz.
- Direnişi iyi anlamak ve çerçevesini doğru çizmek zorundayız. Olaya biraz da Arapların, Iraklıların gözüyle bakalım. Zalim, eli kanlı ve despot bir yönetimden halk çok çekmişti. Her türlü muhalefet yok edilmiş; toplumu ileriye götürecek dinamikler felce uğratılmıştı. Yaklaşık 25 yıl süren savaşlar kitlelere bir şey kazandırmamış; tersine, halkların toplu mezarları haline getirilmişti. Umutsuz kitleler, dış müdahalelere bel bağlamış; Saddam’ın aptallıkları ve imha politikaları (Hemen hatırlatalım: yaklaşık 200 bin Kürt, 400 bin Şii katledilmiştir Saddam rejimi tarafından), ülkeyi dış müdahalelere açık hale getirmişti. Hoş, fahiş hatalar olmasaydı bile, ABD, sudan bahanelerle yine Irak’a müdahale edecekti. Ancak devrik yönetim, eğer ülkenin servetini tekeline alan yiyiciler güruhu oluşturmasaydı; yöneticiler halkla bütünleşebilselerdi; onların demokratik taleplerini bir dereceye kadar gerçekleştirmiş olsaydı, kuşkusuz olası bir Amerikan müdahalesine, topyekün milli direnişle karşılık verilecekti. İşin bir yanı budur.
Diğer yandan Amerikalı saldırgan politikacılar ile “imparatorluk demokrasisi”ni savunan fikir erbabı yandaşları, “Iraklıların bir ulus olmadığını; halkın milli bilinçten yoksun olduğunu; dolayısıyla ABD’nin getirebileceği özgürlük ve demokrasiyle, yepyeni bir model ülke, örnek devlet ve millet yaratılacağını” iddia ediyorlar. Bu eğer bilinçli bir kandırmaca ve göz boyama değilse, büyük bir yanılgıdır. Tarihe bakılırsa, Irak ne kadar bir devletse ve Iraklılar ne kadar bir milletse (Arap dünyasının bir parçası), Amerika, Asya ve Afrika’daki ülkelerin çoğu da iyi kötü birer devlet ve millettirler. Üstelik 22 Arap ülkesi arasında, farklı dönemlere denk düşse de, Arap ulusal kurtuluşçuluğu veya “milli bilinç” yaklaşık 100 yıldan beri fikir düzeyinde mevcuttur. Arap milliyetçiliği, Osmanlı’daki Türkçü akımlarıyla eşzamanlı olarak uç verip gelişmiştir. Dikkat ediniz; Kemalist düşüncenin ruh verdiği Türk ulusalcılığına benzer türevler Arap dünyasında (Habib) Burgibacılık, Cezayir ulusal kurtuluşçuluğu, (Cemal Abdül) Nasırcılık ve Baasçılık olarak tezahür etti; anti emperyalist ve anti sömürgeci mücadele temelinde, feodalizm ve komprador burjuvaziye karşı zaman zaman amansız savaşımlar vererek panarabizm geliştirildi. Sovyet bloğu ile Çin’in etkisiyle sosyalist rüzgardan esinlenerek radikal toplumsal reformları gerçekleştirdiler. İsrail ve ABD’yi baş düşman ilan edip, iyi kötü, dönem dönem yalpalayarak da olsa, bu kirli ittifaka karşı dört büyük savaş verildi. ABD’nin bölgedeki Arap işbirlikçilerine (S. Arabistan ve Ürdün rejimleri gibi) karşı, emperyalist işbirlikçisi dinci gericiliğe ve siyasal İslamcılara karşı ciddi mücadeleler gerçekleşti. 1960’larda Mısır ile S. Arabistan’ın Yemen’de kapışması ve ülkenin gerici kuzey, ilerici sosyalist güney diye bölünmesi; 1970’lerin başında Suriye’nin Ürdün’e müdahalesi ve 1970’lerin ortasında Lübnan’da 15 yıl süren ilerici-gerici kapışması bunlara örnektir. Filistin Kurtuluş Örgütü, Arap ulusal kurtuluşçuluğunun zirvesini oluşturdu ve bölgede Kürtler dahil, İran’dan Türkiye’ye, Sudan’dan Afrika ve Avrupa’ya uzanan geniş hat üzerinde devrimci merkezlerden biri haline geldi. Bunlar, panarabizmin sonuçlarıdır.
Demek ki, bir Arap ulusalcılığından söz edilebilir ve Baas yönetimlerinin uzun iktidar sürecinde, ulusal bilinçten, Suriyelilik, Mısırlılık, Iraklılıktan bahsedilebilir. Sadece Baas Partisi milisleri, yarım yüzyılı kapsayan okuldaki eğitim ve yetiştirilen kadrolar temel alınsa bile, sayısı milyonlara varan insan, “vatan, millet, milli birlik, vatanseverlik, ulusalcılık, panarabizm, işgal, sömürgecilik, emperyalizm, müdahalecilik” gibi kavramlara aşinaydı.
Ne ki, devlet ve belli düzeyde millet olmalarına rağmen söz konusu ülke rejimleri, sosyo-politik anlamda henüz bütüncül bir toplum oluşturamadılar; bünyelerinde feodalizmin güçlü mirasını barındırdılar (ağalık, şeyhlik, aşiretçilik, mezhepçilik, dincilik, cemaatçılık); milli projelerinde başarılı olamadılar (ki burjuvaziden bunu beklemek imkansızdır). Tersine, sömürgeciliğin kalıntılarıyla uzlaştılar ve dolayısıyla milli demokratik devrimlerini tamamlamadılar. Doğası icabı despot olan tek partili bu rejimler, makul çözümleri bulmak yerine; sınıfsal ve bazı ulusal (azınlıkların, ülkedeki diğer halkların milli talepleri) istemlerini bastırma yoluna gittiler. Arap milli sistemlerinin tutuculaşıp bağnazlaşmasında İsrail saldırganlığı ve yayılmacılığının, din temelli gericiliğin bu ülkelerde biricik muhalefet haline gelmesinde ise ABD’nin “yeşil kuşak” projesinin payı büyüktür. Anılan ülkelerdeki eski Sovyet yanlısı komünistlerin kuyrukçu, iktidarı destekleyici ve milli meseleleri (Kürt, Berberi) es geçici tavırlarının, iktidarın gericileşip pervasızlaşmasına katkısı olmuştur. Arap yönetimlerinin milliyetçiliğe tek yanlı vurgu yapmaları, ister istemez, yurtiçinde yaşayan diğer milli azınlıkların asimle edilmesinde, haklarının yenilmesinde veya taleplerinin reddedilmesinde ve sonuçta silaha sarılan bu tür azınlıklara (Irak ve Suriye’de Kürtlere yönelik politikalar gibi) karşı imha operasyonları düzenlemesine yol açtı.
Sonuç babından düşünürsek, Iraklılar, despot cellat Saddam Hüseyin’e karşı harekete geçen işgalci ABD’yi alkışlamadılar ama başlangıçta direnmediler de. Öyle bunalmışlardı ki, “Bundan daha kötüsü olamaz;” ya da “Saddam zalimini bir türlü deviremiyoruz; madem Amerikan belası geldi, o halde bir süre için ses çıkarmayalım. Saddam sonrası için Allah kerim,” tavrı takındılar.
Gel gelelim işgalci ABD, neredeyse Saddam’a rahmet okutacak tutum sergiledi. Vaadettiği “iş, ekmek, hürriyet, demokrasi” gibi lafların sahteliği ortaya çıktı. Amerikan askerleri, günlük uygulamalarıyla, halkı aç susuz, ilaçsız, işsiz ve kimsesiz bırakmakla yetinmediler; aynı zamanda, keyfi tutuklamalar ve cinayetlerle, adeta Irak halkını kendilerine direnmeye zorladılar. Aslında işgalin doğasında zor ve şiddet vardır; “ılımlı işgal, demokrat işgal” diye bir şey olamazdı, nitekim bu pratikte olmadı.
Toprağı, vatanı işgal edilmiş; serveti yağmalanmış, namusu ve ırzı payimal olmuş, onuru çiğnenmiş ve milli kimliği hakarete uğramış Iraklının önünde direnmekten başka seçenek kalmadı. Eh, başlangıçta sersemleyen Irak ordusunun kalıntılarıyla Baas milislerinin bir kısmı, ilk kurşunları sıka sıka zaman kazandı. Arap-İslam dünyasından giden binlerce gönüllü (İslamcı, Arap milliyetçisi ve kısmen solcu) direniş odaklarını oluşturma aşamasına geçti. Şiiler ise, uzun bir beklemeden sonra ABD’nin kendilerine yar olmayacağını görünce, genelde sivil itaatsizlik yolunu seçtiler. Sünni üçgende direnenlerin bir kısmı da iktidarı kaybetmenin hıncıyla , özellikle ABD’nin kurulmasına müsaade ettiği Sünni (Müslüman Kardeşler geleneğine bağlı) İslam Partisi aracılığıyla hem silah kullandı, hem de Amerika ile pazarlık yolları arıyor.
Bir yıl sonra bakıldığında, şimdi direnç merkezlerinden değil; artık direniş mevzilerinden söz etmek mümkün. Kent merkezlerinde kümelenen direnişçiler, “şehir gerillası” taktiği izleyebiliyor; kendi aralarında eşgüdümlü biçimde hareket edebiliyorlar. Geçmişe oranla daha örgütlü oldukları görülüyor. Felluce’deki Arap direnişi ile Kûfe, Necef ve Kerbela’daki Muktada Sadr önderliğindeki Şii Mehdi Ordusu’nun eylemli faaliyetleri, direnişin kabuk/kimlik değiştirdiğini; üst düzeye sıçrama noktasına geldiğini; sadece Sünni veya Şii bölgelerine sıkışmadığını; tersine, ulusal düzeye, hatta Akdeniz’den Basra’ya kadar geniş bir alanda (Filistin’de HAMAS, Lübnan’da Hizbullah, S. Arabistan’da Vahabiler, Yemen’de Cihat benzeri hareketler gibi) dayanışma içinde faaliyet göstermeye aday olduğunu gösteriyor. Amerikan istihbarat raporlarında 4 bin olarak belirtilen Mehdi Ordusu milislerinin sayısı 10 bine çıkabilir. Baas milisleriyle başka Arap ülkelerinden gelen İslamcı, milliyetçi gönüllüleri de katarsak, yaklaşık 50-60 bin kadar direnişçiden söz edilebilir.
Amerikan saldırısından kurtulma gayretindeki Suriye’nin Bağdat-Felluce hattında, İran’ın ise Necef-Kerbela-Basra hattında açılan Amerika karşıtı cepheyi desteklediklerini; oraya dolaylı biçimde katılarak bir anlamda Suriye-Amerika, İran -Amerika savaşı verdiklerini, direnişçilere belli alanlarda yardımcı olduklarını da belirtelim. Demek mesele, sadece Irak-Amerika savaşından ibaret olmayıp, aynı zamanda S. Arabistan, İran, Yemen ve Suriye’nin küçük çaplı anti-ABD savaşlarını da içerecek kadar geniştir, derindir. Irak’taki mücadelenin kesin hatlarını belirlemek için, bir iki ay daha beklemek lazım. Ya Sünni-Şii ayrımı ortadan kaldırılarak yeniden bir Iraklılık, klasik kalıplarıyla olmasa bile, ulusal kurtuluşçuluk ruhu direniş sürecinde başlayacaktır; ya da direniş, tecrit edilerek, zamanla tasfiye olacaktır. Fakat şu an itibarıyla, son iki ay içindeki direnişin farklı bir boyut kazandığı; Arap dünyasına, ciddi anti Amerikan mesajlar verdiğini ve bu düzlemde, direnişin ruhunu Arap ve dünya kamuoyuna büyük ölçüde duyurmayı başararak psikolojik bir savaşta başarı kazandığını söylemek mümkün.
- Irak’taki mevcut direnişin, ABD politikalarını nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?
- ABD, direnişi karalayıp dünya kamuoyundan gizleme ve bastırma bakımından başarısız olmuştur. Beyaz Saray’daki Yeni Muhafazakarlar, diğer muhafazakârlar tarafından “yalancı çeteler, başarısız aptallar” olarak suçlanmaktadırlar. ABD, hatalarını ve bir türlü kurtulamadığı günahlarını, BM ile paylaşarak direnişi sakinleştirmeye, bölmeye bakmaktadır. Hatta ABD, Arap dünyasının desteğini almayı ve bir anlamda Kürtlere aşırı desteğini sınırlandırmaya niyetlenmektedir.
ABD’nin bölgeden askerlerini çekip, işgali sona erdireceği düşünülmemelidir. Bush gidip yerine Demokrat Partili bir başkan gelse bile, ABD, bölgede birkaç yıl daha kalacaktır. Aksi taktirde, Amerika’nın BOP siyaseti, Asya’ya hakim olma politikası tümden iflas etmiş olacaktır.
O halde ne? ABD; muhtemelen Kürtleri, Şiileri, Sünni Arapları ortak bir zeminde buluşup kendi himayesini kabule zorlayacaktır. Her kesime mavi boncuk dağıtma siyaseti güdecektir. Olmazsa, ki öyle görünüyor, ülke çapında olağanüstü hal/sıkıyönetim ilan etmeye; daha sert güvenlik tedbirleri almaya, direnen kentlere yönelik kuşatma ve operasyon gibi geniş çaplı savaş taktikleri gütmeye; bu arada Şiileri birbirlerine düşürmeye; Sünni-Şii, Arap- Kürt, Kürt-Türkmen çatışmaları yaratmaya; zaman zaman provokasyonlarla şiddeti habire körüklemeye; deyim yerindeyse, “böl-yönet, karıştır-barıştır ve kendine muhtaç et,”siyaseti izlemeye yönelebilir.
Direnişçilerin saldırı ve eylemleri karşısında, müttefikleri, ABD’yi terk ediyorlar. İşgal cephesindeki bu çözülme bir süre daha devam eder. Her durumda işgali sürdürmek ve direnişi son erdirmenin yolu daha fazla asker, işgalci göndermek değildir. Mesele siyasidir; çözümü de siyasi olmalıdır. Yönetimin bir an önce Iraklılara devredilmesi ve ABD’nin ülkeden çekilmesi, en zararsız çözümdür. Gel gelelim bu, ABD’nin bölge stratejisine terstir.
Direnişçiler, ABD’yi, büyük bir açmaza sokmuşlardır. Fakat, direnişi fetiş haline getirip kutsamak; direnişin ABD’yi, yakın dönemde Irak’tan söküp atacağını beklemek; olayı Vietnamlılaşma türü benzetmelerle abartmak hatalı sonuçlara götürür. Doğrudur; Amerikan halkı ile yönetiminin bir Vietnam sendromu var ve Irak’ta ölen her askerle birlikte bu sendrom büyümektedir. Fakat “Iraklıların Vietnam’ı, Vietkong’u” demek için vakit henüz erken. Her ülkenin kendi özgülünü unutmadan değerlendirme yapmak; Kürdüyle, Sünnisiyle ve Şiisiyle Iraklıların henüz birleşmekten uzak ruhi, siyasi ve örgütsel parçalanış içinde olduğunu unutmamak lazım.
- Peki Iraklı Kürtler, mevcut durumda ne yapmalı? Gelecekte oluşturulması ön kabul gören “Irak Federal Devleti”, statükodan nasıl etkilenir?
- Ikinci bölümde...