Kültür bir ulusu veya topluluğu birbirinden ayıran en
belirgin özelliktir. Kültürel değerler halkın yaşamından süzülerek gelen ve
tekrar halka dönüp onu besleyen güzelliklerdir. Kültür ve sanat emekçileri bu değerlerin
yaratılmasında ve nesilden nesile taşınmasında en çok emeği geçen insanlardır.
Bu düşünceden hareketle, kültür, sanat ve edebiyat ürünlerini büyük özverilerle
yaratan kültür emekçilerinin topluma taşınmasında, tanıştırılmasında önemli
olduğuna inandığım söyleşiler dizisinin bu durağında, şair Doğan Ceren’le
sizleri buluşturmayı uygun buldum.
Doğan Ceren: 1959 yılında doğmus,
siyasal düşünceleri ve insani kimliğinden dolayı işkence görmüş,
yaklaşık 5 yıl cezaevi yatmış, haksızlığa uğramış. 1987 yılı sonlarından
beri İsviçre’de siyasi sığınmacı olarak yaşıyan Dogan'ın ilki, iki arkadaşı ile ortak
çıkardığı “Yargılayan Şiirler”, ikincisi “ Sevdası Umutlarda Gülenler” ve son
kitabı “Sus Deme Bana” isimleriyle çıkan şiir çalışmaları bulunmaktadır.
Sevgili Doğan Ceren klasik bir soruyla başlayalım, nedir
sizce şiir?
Şiir bence; insanın yaşadığı zaman diliminde, geçmiş,
gelecek ve anın sorunları karşısında duyduğu kaygı ve tepkilerini, yazdığı
dilin sözcüklerini kullanma ustalığını duygularının süzgecinden geçirerek,
gerçekleştirdiği bireysel bir eylem biçimidir. Geçmişte yaşanmış bir felaket,
bir insanlık dramı veya bir aşk hikayesi şairin kaleminde şiire dönüşebileceği
gibi, yaşadığı bir aşk, kişiyi derinden etkileyen bir ayrılığın ardından
bıraktığı iz düşümler, bir takım sosyal ve toplumsal olaylar ve şairin
düşlediği gelecek özlemi gibi nedenler, duyguların en güzel ifade biçimi
olan şiirle dile gelebilir. Onun içindir ki şiir duyguların eylemidir tanımı,
bana en doğru tanım gibi geliyor.
Sevgili Ceren, şiirin Kürt ve Türk edebiyatına ne gibi
bir katkısı olmuştur? Ayrıca tarihe iz bırakan Kürt ve Türk şairleri sizce
kimlerdir?
Bir birini tamamlayan iki soru, sorunuz şiirin Kürt
edebiyatına katkısı bölümü ile başlarsak; onlarca yıldır Kürt dilini yok etmeye,
gelişmesini engellemeye çalışan bilumum dil düşmanlarının gözüne batan
değerli şairimiz Ehmede Xani ve değerli eseri Meme Alan destanından (yani
Mem u Zin den) bahsetmeden geçemeyiz. Dünya edebiyatı ile Kürt edebiyatını
buluşturan bu değerli eser18 y.y. sonlarından bu yana Kürtçeye ve Kürt
edebiyatına ilham vermeye devam etmektedir. Yine Kürt şiiri ve dilinin ustası,
edebiyatımızın köşe taşlarından olan Cegerxwin; Kürt dili ve edebiyatının emek
işçisi olarak, tarihimizde iz bırakmaktan öte, genç nesillere ilham
kaynağı olmaya devam etmektedir. Çünkü Kürtlerin uluslaşma süreci, malum
sömürgeci güçler tarafından ısrarla engellenmeye ve her biri diğerini
aratmayacak zalimlikte uygulama ile asimilasyon ve kıyıma tabi tutularak
engellendiği gibi, Kürt edebiyatının da gelişmesinin önüne sayısız engeller
çıkarılmaktadır. Onun içindir ki, her iki şairinde Kürt edebiyatında ve
tarihinde özel bir yeri vardır.
Türk şairlerine gelince; benim için ilk akla gelen
Karacaoğlan’dır. Şiirlerinde işlediği doğa sevgisi, aşk öğesi ve kullandığı
dildeki yalınlık, onun şiirini canlı tutmakta ve Türk edebiyatına önemli
bir kaynak olma önemi kazandırmaktadır. Tevfık Fikret hemen sonra aklıma gelen
şairdir. Cumhuriyet dönemi şairleri üç kategoride değerlendirilebilir. Birincisi;
Türk uluslaşmasını faşist bir zihniyetle dizelerinde propaganda eden ve
Türklüğün üstünlüğü gibi ırkçı ve gerici bir zihniyeti şiir yoluyla edebiyat
dünyasına taşıyanlardır. İlk akla gelenler; M. Akif Ersoy ve Necip Fazıl
Kısakürek gibi insanlardır. İkinciler; Türk edebiyatında değerli eserler
üretmiş, yazdıkları şiirle Türk edebiyatında yeni bir dönem açmış, ancak
yazdıkları kimi şiirleriyle, Türk milliyetçiliği ve resmi devlet ideolojisi
Kemalizmin topluma benimsetilmesine katkı sunmuşlardır. Bunların başında Nazım
Hikmet, Hasan Hüseyin gibi şairler gelmektedir. Haksızlık yaptığımı düşünenler,
örneğin Komünist şair Nazım Hikmet’in “Orta Asya’dan Balkanlara bir kısrak başı
gibi uzanan bu memleket bizim” dizeleriyle neyi kutsadığı, “Milli Kurtuluş
Savaşı Destanı” isimli eseriyle Resmi ideolojiye ne tür katkılar sunduğuna
dair soruların cevapları üzerine düşünebilirler. Yine Nazım Hikmet en çok şiir
yazdığı dönemlerde; Cumhuriyetin kuruluşuna temel teşkil eden daha önceki
jenosid ve imha felaketlerini ve Kürdistan’da yaşanan katliam ve acıları nasıl
olup da görmezden geldiği üzerine düşünülmesi gerektiği kanısındayım.
Buradan hareketle şunu söyleyebilirim; Nazım Hikmet’in siyasal ve ideolojik
duruş ve tavır alışı, Türk edebiyatına iyinin yanında kötü izlerde bırakmıştır.
Üçüncü kategoride yer alanlarsa, Orhan Veli gibi yaşamın doğal akışını
şiirleştirenlerdir.
Sevgili Ceren; son kitabınızda yeniden yer verdiğiniz “Ah
Sensiz” şiirindeki bu şiir yanılmıyorsam Edip Akbayram, Grup Kızılırmak
tarafından da bestelenmişti.”Bir hayal oldu o memleket gözlerimde ah sensiz/Bir
mektupla o memleketi yaz bana” diyorsunuz. Bir vatan hasretliği, sevda tütüyor
bu dizelerde yanılıyor muyum?
Sorunuza sondan başlayayım. Bu dizeler yurdu kendisine
haram kılınmış benim, vatanıma duyduğum özlemin mektuplarla da olsa,
karşılanması için sevgiliden istenen bir dilektir. Biz Kürtler öz toprağımızda
bile mülteci iken, vatan hasreti günlük yaşamımızın kanayan bir yarası gibidir.
Yani orda olsak da, bizde vatan kavuşulması gereken bir hasrettir. Diğer
sorunuza gelince: bahsettiniz bu şiir, ilk kez değerli bestekar ve sanatçı
Alaaddin Us tarafından bestelenmiş, sırasıyla; grup Kızılırmak, Edip Akbayram,
Alaaddin Us tarafından söylenmiştir. Yine Nurseli İdiz’in Nzım Hikmet’in
şiirlerini okuduğu bir kaset çalışmasında adını bilmediğim bir kişi tarafından
okunmuştur. Ayrıca Ahmet Yiğit isimli bir şahıs da bu eseri kasetinde
okumuştur. Bunlar benim bildiklerim. Son iki kişi hiçbir izin alma zahmeti
bile göstermemişlerdir. Telif hakkı için; Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de İnsan
hakları için Mücadele eden kurumlara bağışlanması anlayışıyla, bestekara bu
konuda yetki vermiş bulunmaktayım. Gerisi onların insafına kalmış bir şeydir.
Yine İran’lı bir Kürt sanatçı 7 parçamı bir CD çalışmasında okumuştur.
Yine son kitabınıza da adını verdiğiniz ”Sus deme Bana”
şiirinde ”Aşktan/ özgürlükten/Emekten yana/Onlar bensiz/Ben onlarsız yaşayamam”
diyorsunuz. Biraz açabilir misiniz sizce aşk, özgürlük ve emek nedir?
Yaşadığımız dünyada insanın en çok zorlandığı ve
yaşamının doğal bir meziyeti gibi tadına vararak yaşayamadığı bir güzelliktir
aşk. Çünkü aşk ta insana has, diğer yaşamsal erdemler gibi, üretim araçlarını
ellerinde bulunduran ve toplumsal ilişkilerini belirleyen egemen güçlerin
zorbalığı altında insana yaşanmaz kılınmıştır. Pazar ve tüketim ilişkisinin
bireye dayatılıp kendi benliğine ve arzularına yabancılaştırıldığı bir ortamda,
bireyin egemen ilişkilerin dışında kalması şimdilik zor gibi. Bu noktada mevcut
ilişkilerin, özgür olması düşünülemez, buna karşı çıkan ve baş kaldıran bir
avuç insanı bir tarafa bırakırsak, insan mevcut kölelik ve tüketim
sisteminin tutsağı durumundadır. O nedenle, bireyin hayatında vaz geçilmez
bir yeri olan aşk için, kavga vermek insanın özgürleşmesini ve kendisine ait
olan yaşamsal güzelliği, elde etme ve koruma bilincini de beraberinde getirir.
Tamda burada bireyin öz iradesini zincirleyen kural ve kaideler,gelenek,
görenek, alışkanlık, ekonomik durum ve bilinç durumu devreye girmektedir.
Aşk ilişkisi bu bağlamda bir özgürleşme sürecidir benim için. Aşk, özgürlük ve
bunlar için emek derken bunu kastetmekteyim şiirlerimde. Yani insanın, kendi
doğallığını yaşaması ve bu doğallığını yaşamasının önündeki engellere karşı
mücadele etmesi.
Gel çocuk, şiirinizde ise; “Çiçek tutan ellerin/Silah
tutar mı çocuk” diyorsun. Bu dizelerde özellikle savaş ve şiddete bir tepki var
sanırım?
Ben çocukları hayat bahçesinin çiçekleri sayarım. Bunun
içindir ki, onların büyüdüklerinde hayat karartan caniler gibi yetiştirilmesini
istemem. Şiddet ve savaş yaşamı bitiren eylemlerdir. Onun içinde şiddet
karşıtıyım. Varlığını militarist kurumları ve toplumu terörize eden
eylemleriyle, korku kültürünü egemen kılarak sürdüren sistemlerin,
çocukları şiddet kültürü ile zehirlemeleri karşısında söylenecek çok sözümüz,
yapılacak çok işimiz var sanıyorum. Söz konusu şiirde de dünyası karartılmış
gelecek düşleri katledilmiş çocukların dramını anlatmaya çalıştım.
Sevgili Ceren; Goethe “Davranış herkesin kendi imajını
sergilediği bir aynadır” diyor. Örneğin Türkiye’de futbol maçlarından sonra
sevinç gösterilerinde silah sıkmak sonucu bu güne kadar onlarca kişi hayatını
kaybetti. Hatta bir düğünde bir damat vuruldu. Sizce bu davranış biçimleri
Türkiye’de egemen olan imajı mı sergiliyor?
Türkiye’de davranış biçimleri ve bunu bir sonucu
olarak ortaya çıkan imaj, bence devletin yukarıdan aşağıya izlediği
devlet politikalarının bir yansımasıdır. Öncelikle totaliter düşünce ve
militarist devlet yapısı onu kendisine şiddeti kutsayan, destek veren bir
toplumsal taban yaratmaya sürüklemektedir. Geçmişi bir yana bırakırsak şu an ki
Misak-ı Milli sınırları içinde bir devlet olarak örgütlenmesi, başka halkların
imhasına ve bir dizi değişik tarihsel haksızlığa dayanmaktadır. Tüm çabası bu
haksızlıkların ilelebet sürmesini istemeye devam etmektir.
İçi boş kahramanlık edebiyatı, dört tarafı düşmanla
çevrili olma yalanı, Dillerin ve dinlerin terörle yasaklandığı, herkesin Türk
olduğu gibi safsatalar, dizginsiz bir propaganda ve eğitim yoluyla topluma
benimsetilirse sonuç şiddet dolu ve her an patlamaya hazır bir insan tipinin
ortaya çıkması olabilir. Çocuğunu davul zurna ile, adam öldürme sanatı olan
askere gönderen, en büyük asker bizim asker sloganıyla nara atan bir insan
nasıl bir insan olur size bırakıyorum. Dikkat edin her futbol maçı bir devlet
savaşı gibi yukarıdan aşağıya sunulur. Yılda kaç defa bilmem ne bayramı için
ordusunu, tanklarını sokaklara döken, savaş uçaklarına savaş gösterileri
yaptırıp, küçücük çocukları okullarından sokaklara dökerek, hazır ol vaziyette
seyrettiren, katillerini meclisinde milletin vekili yapıp, katilliği aklayan,
kelle avcılarını dizi filmlerde kahraman diye topluma seyrettiren bir ülkenin
sokaktaki hali, ulusal tepki adına, yediği nimeti, İtalyan malıdır diyerek
tepelemek olabilir. Bu bir imaj ise, tanrı korusun derim böyle imajdan.
Daha fazla uzatmanın bir anlamı var mı bilmem, merak eden her insanın 3 dakika
bile Türk televizyonlarındaki haberlere bakması yeterlidir derim.
Sevgili Ceren; Söyleşi için teşekkür ediyorum. Umarım
okuyucularımızda şiir sevgisi ve coşkusuyla bu söyleşiyi okurlar.
zeynel_abidin@navkurd.net