|
Sevgili
Bejan, öncelikle belirteyim ki, bu konuşma bugüne kadar seninle
yapılanlardan biraz farklı olacak. Çünkü, şiirinin
bütüncül bir irdelemesinden çok, içinden geldiğin Orta İçtoroslar'daki
Alevi Kürt toplumuyla şiirinin bağı ve bu bölgenin
özgül koşulları üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.
- Herşeyden
önce şunu sormak istiyorum. Yalnız şiirlerinde değil,
yazılarında da tam bir imgesel-şiirsel anlatım
kuruyorsun. Bunu neye bağlıyorsun, başka bir deyişle
bunun sırrını açıklar mısın?
Öncelikle
ben bir şairim. Şiir büyük bir kıskançlıkla
hayatımdaki yerini korumaya,biricik olmaya uğraşıyor.
Böyle olunca meylettiğim diğer tüm uğraşlara
şiirin derin gölgesi düşüyor. Gazetedeki yazılarımda
bana has bir söyleyişten sözediyorsanız eğer, bu
tasarlanmış,karar alınmış bir uslup arayışından
değil, baktığım dünyayı o kelimelerle algılıyor
olmamdan kaynaklanıyor. Yani yazılarıma konu olan
dünyaya ve o dünyanın hikayelerine baktığımda
öyle görüyorum. Ve tabii bir gazeteci yahut sosyal bilimci olmadığıma
göre yazılarımda şiirin etkisinin görülmesini doğru
da buluyorum.
-Toplumsal
ortamla sanatçı, sanatçıyla sanat ürünü arasında
bir diyalektik birlik ve kanbağı bulunduğunu biliyoruz.
Nitekim sende de farklı bir coğrafya, farklı bir
mekân, farklı bir aidiyet; dolayısıyla farklı
bir üslup ve farklı bir söyleyiş özelliği var. Şiirlerinde
hem yöre halkının burukluğunu, hem de Kürt kılamlarının
rayhasını tadar gibi oluyoruz. Bunu nasıl açıklarsın?
"Burukluk"
dediğiniz şey aslında varlığa içkin bir
durum. Bu anlamda gündelik siyasetin dilinden uzaklaşıp
insana felsefi düzlemde baktığınızda onun varlığına
içkin bir yalnızlık,hüzün görürsünüz. Dinlerin,felsefenin
derinde aradığını,psikolojinin ontolojik bağla
açıkladığını, siyaset toplumların
hayatıyla sınırlayarak anlamaya çalışır.
Aslında soru aynıdır. "neden varım?"
Doğduğum topraklara ve o topraklarda varolan topluluklara
baktığımda hep köklerle ilgili sorular belirir zihnimde.
Bu soruların kaynağını nerede aradığınızla
ilgili olarak hüznünüz de artıyor yahut azalıyor. Şiirimde
yer eden "kavim" duygusundan söz edereken taşan hüzün
biraz da bu söylediklerimle ilgili olarak düşünülmeli.
- Biraz
daha açacak olursam, senin şiirini biraz ağıtlama-
türkülere benzetiyorum. Şiirinde bu düşünsel ve duygusal
dokuyu oluşturan nedir sence?
Bir
şair dile ve dilin seslerine en üst düzeyde duyarlı bir
varlık olarak içine doğduğu dünyanın seslerine,o
seslerin toplamını oluşturan folklora yabancı
kalamaz. Adına sembol repertuarı dediğimiz bu birkimin
şiire yansıması kaçınılmaz. Şunu söyleyebilirim:
folklor malzemesinin dönüşmesi,dilin içinde eritlerek yok olması
ve dile tadını,cinini katması anlamında önemli.
Bu nedenle Folklora açık göndermeler yapmıyor,bundan bilerek
kaçınıyorum. Diğer yandan çocukluk yaşantılarının
bilincimde birktirdiği atmosfer bir biçimde dizelerime sızıyor.
Edebiyatta özgünlüğün " bir yer duygusunu"okura geçirebimekten
kaynaklandığını düşünürüm hep.
-Alevi/Kürt
kökenli bir şair olduğunu biliyorum, zaten sen de yeri
geldikçe bunu vurguluyorsun. Bu "azınlık içinde azınlık"
kimliği nasıl etkiledi seni?
Yazı
insanın kendisine dışarıdan bakmasının
bir aracı olduğuna göre, bir yazar için, bu kadar çeşitli
kökler barındıran bir kimlik yapısı avantaj
olabilir. Kimliğiniz doğallıkla sizi merkezin dışında
tutan ögelerden kuruluysa aidiyete ait sorular -ki yazının
en temel konusudur- kendiliğinde kapınızda belirir.
Sahte aidiyetlere hevesli biri için dahi böylesi bir kimlik yapısı
onu gerçeklik, samimiyet zeminine çekecek bir sigorta görevi görür.
Böylesi bir sigortayı ben gerçeklik arayışında
olmasını hayal ettiğim edebiyat için son derece önemli
buluyorum. Günümüzde pek çok yazarın biografisine baktığınızda
çeşitli etnik kimliklerden oluşan bir kolaj görürsünüz.
Yani yazısına kaynaklık edecek,edebiyatını
besleyecek bir kök arayışında herkes! Kök galiba
sahtesi en çok sırtan,şu hayattaki en önemli şey!
-Bir
konuşmanda; literatürde Orta İç- Toroslar olarak nitelendirilen
Maraş bölgesinde yaşayan farklı etnik toplulukların
gerçekte hiç bir zaman tam olarak kaynaşamadıklarını,
dahası adeta bir yama gibi durduklarını ve birbirlerini
birer "yabancı" gibi gördüklerini söylüyorsun. İlginç
bir gözlem bu. Buna ilişkin düşüncelerini biraz daha temellendirebilir
misin?
Maraş
Türkiyedeki çoğu yer gibi çeşitli farklı gurupların
yan yana karışmadan yaşadığı bir şehir.
Tarihsel birkimi etnik köken anlamında Türk,Alevi-Kürt ve Ermenilerden
oluşuyordu. Ermenilerin tehçir edilmesiyle bölgeye yerleştirilen
en önemli iki gurubu kafkasya kökenli Çerkes ve Çeçenler,Balkan
kökenli adına "muhacir" dediğimiz topluluklar
oluşturuyor. Birbirlerine karışmadıkları
doğru, fakat bu sadece Maraş'a özgü bir durum mu emin
değilim. Türkiyenin pek çok yerinde bu böyle. Diğer yandan
Maraş'taki Alevi-Sünni karşıtlığını
bugün dahi belirleyen tarihsel neden şöyle yorumlanabilir:
Şah İsmail-Yavuz Selim karşılaşması.
Yani Dulkadir oğulları beyliğinin yönetiminde Türk
yoğunluklu Maraş'a Şah İsmail'in ordusuyla yürümesi
o bölgede yarı göçebe halde yaşayan kürt alevi aşiretlerine
bir bilinç kazandırıyor. Bugün hala o bölgede benimde
aralarında büyüdüğüm aşiretlerde bir İran şii
etkisi görülüyor. Alevi deyişlerinin çoğunda şiir
teolojisinin izleri sürülebilir. Bu keskin ayrımın etkileri
bugün de alevilerin sünniler karşısındaki konumunu
belirliyor.
- Sanatta ve kültürde yöreselden ulusala, oradan evrensele giden
bir çizgi bulunduğu açık. Buna rağmen, geçmişte
mahalli kültürün önemi yeterince algılanmıyor, dahası
küçümseniyordu. Şimdilerde bu konuda bir açılım sözkonusu.
Senin bu konudaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?
Yerel Evrensel tartışmasından uzun bir dönem
entellektüel hayatımızı belirleyen "batılılaşma"perspektifi
oldu. Yani tanımlanmış yerleşik bir batı
karşında ona benzediğini daha fazla kanıtlayabilmek
için ona ait değerler evrenselmiş gibi algılayan
bir doğu. Halbuki gelenekle doğru bir ilişki kurmanın,geleneği
yeniden üretmenin de mümkün olabileceğinin işaretlerini
veriyor sözünü ettiğiniz durum.
Modernleşme sorunu salt bir modele dayanarak onun değerleri
üst ve everenselmiş gibi algılayarak yaşandığında
boşlukları da beraberinde getiriyor. Halbu ki "aslında
ne olduğun"dan hareketle yola çıkarsan yolunun başlangıcında
duran mahalli kültür bir zenginlik,bir hazine olarak kendisini açıyor
size. Diğer yandan çağdaş sanat tanımı
gereği folklordan ibaret kalamayacağına göre:Yerel
malzemeyle ne yapacağımız onu nasıl bir üst
aşamaya taşıyacağımız konusunda yöntem
arayışlarına sınır konamamalı diye
düşünüyorum.
|