|
“Anlatılan senin hikâyendir”
Karl Marx
İnsanlığın uygarlaşma serüveni ile iktidarın oluşum sürecinin özdeşliğini ve üretim araçlarına sahip olanların bir cinsi (kadını) ve bir sınıfı (mülksüzleri) baskı altına alarak iktidarının pekiştirilmesini, üretim ilişkilerinin değişimi açısından incelenerek, bunun inanç sistemindeki değişikliklerle nasıl yedeklenip, cins ve sınıf ayrımının kökleştiğinin, zorun ve devletin ortaya çıkışının tarihsel anlatımı olan Pervin Erbil’in Kibele’den Pandora’ya Kadının Tarihsel Yenilgisi , sadece kadının tarihsel yenilgisi değil, mülksüz sınıfların yenilgisinin de tarihsel arka planının özlü bir açıklanmasıdır.
Üretici güçlerin dönüşümü ile inanç sisteminde ki değişiklikleri karşılaştırarak, insanlığın büyük bir kesiminin uygarlıktan dışlanmasını anlatan Erbil, Uygarlığın gelişimi ile üretim araçlarının sahibi olamayan (üretim araçlarından yoksunlaştırılan) insanlığın büyük bölümünün, insanlığın gelişiminin basamaklarından nasıl dışlandığını ve erkek otoritesinin ve baskının kurumsallaşmasının koşulu olarak öncelikle kadının inanç sisteminden dışlanarak iktidarın kadın üzerinden berkitilebilmesinin ve -tanrı düşüncesi, otorite gerçeğinin izdüşümü olunca- ataerkilliğe geçiş sürecinde kadının etkinlik alanının sınırlanması ve giderek etkinlik alanından dışlanması için döneme özgü –ki bu dönem insanlığın çok uzun bir dönemini kapsamaktadır- inanç sisteminin yıkılması gerekliydi.
“Toplumsal yaşamın hemen her boyutunda ağırlığı hissedilmesine rağmen kadının, klan içinde otoriteyi ve baskıyı temsil eden bir cins olduğu söylenemez. Üretimin toplumsal niteliği, böyle bir sonucun ortaya çıkmasına izin vermemekteydi” (s 51)
Dayanışmacı geleneklerin ve dayanışmacı düşünce yapısının izdüşümü olan kadının (tanrıça) ön planda olduğu inanç sistemi ataerkil düşüncenin yerleşmesinin önünde engeldir. Bereketin, sevecenliğin ve dayanışmanın sembolü Kibele’den kötülüğü simgeleyen Pandora’ya geçiş kadının dışlanmasını ve yenilgisini temsil eder. “Kadın küçüldükçe o [erkek] büyüyecek ve kendini daha iyi hissedecekti” (s 108) Bu aynı zamanda mülksüz sınıfların da boyunduruğa alınmasıdır:
“Mitolojideki tanrıçaların rolü, kadınların daha özgür, daha saygıdeğer bir duruma sahip oldukları daha eski bir çağı betimler der Engels. Özgürlük, saygınlık ve söz sahibi olma durumu, onun ekonomide üstlendiği rolle ilgilidir ve doğal olarak kadının erkeğe oranla ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu toplumlarda evreni yöneten ilahlar da tanrıçalar olacaktır. Ancak tanrıçaların dikkati çeken özellikleri, otoriteyi değil, aydınlığı, sevgiyi, üretkenliği ve koruyuculuğu temsil ediyor olmalarıdır. Bu durum, kadının gerek toplum içinde, gerek de erkek ilişkilerinde hükmedici ve baskın bir karakter olmayışı ile açıklanabilir. Onun ekonomideki baskın rolü toplumsal ilişkilerde eşitliğe gölge düşürür nitelikte değildir” (s 37)
Üretimin toplumsal niteliğinin ortadan kaldırılması, dayanışmacı geleneklerle birlikte inanç sisteminin de üretimin yeni yapısına yedeklenmesini ve inanç sisteminden dayanışmanın, sevecenliğin, koruyuculuğun dışlanmasını zorunlu kılmaktaydı, tanrının artık emredici ve cezalandırıcı özelliklere bürünmesi yeni üretim sisteminin sürdürülmesi için zorunluluktur.
“Baskıyı, otoriteyi temsil eden bir cins değildi kadın. Bu durumun nedeni üretimin ve paylaşımın toplumsal ya da toplumcu niteliğiydi. Eşitlikçi yaşam tarzı için zorunluluk olmaktaydı. Ancak Geç Neolitik’in yeni ekonomik yapısı içinde beliren olgular, erkeğin yalnızca emeğini öne çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda onu baskın ve otoriter bir güç olarak da ortaya çıkardı” (s 59)
Bu aynı zamanda insanlığın gelişiminde en büyük engel olarak duran ve insanlığı ortak kazanımlarında insanlığın ezici çoğunluğunun dışlanmasını neden olan özel mülkiyetin ortaya çıkışının ve kurumsallaşmasının da miladıdır. İnanç sistemi de buna koşut olarak şekillendirilecektir. Artık inanç sisteminde dayanışmaya yer yoktur. Sadece özel mülkiyetin dayatmasını meşrulaştıran değerler söz konusudur.
“Böylece toplum yoksullar ve varsıllar olmak üzere iki sınıfa bölünmüştür. İşte tarihsel anlamda zorun ortaya çıkışı tam da bu döneme rastlamaktadır. Çünkü anılan dönemde belirli ellerde toplanmış servetin korunması önemli bir sorun ya da iş haline gelmiştir” (s 61)
Üretim araçlarının sahibi olmayan yığınların dışlanması aynı zamanda uygarlığın da eksik bir gelişimidir. Sınıflı toplumlardan önce İnsanlığın çok uzun dönemini kapsayan dayanışma ruhunun yok edilmesi uygarlığın eksik ritmidir. Bu çok uzun dönemde insanlığın varlığını sürdürebilmesinin önemli koşullarından biri olan beslenme sorununun halledilmesi, yiyecekler üzerinde mutlak denetimin kurulmasıdır ki, insan yiyecekler üzerinde denetim kurabilen tek varlık olmasının koşulları kadınların buluşları sayesinde mümkün olabilmiştir. Bu beslenme zincirinin kurulması insanlığın en önemli kazanımlarından biridir ve aynı zamanda bu olanak ne yazık ki insanlığın bir cinsinin ve üretim araçlarının sahibi olmayan mülksüz sınıfların boyunduruk altına alınmasının ve asalak sınıfların ortaya çıkabilmesinin koşullarını da yaratmıştır.
Kadın, türünün beslenme güvenliğini sağladıkça kendi yenilgisini de hazırlamıştır. Bu aynı zamanda armağan dünyası ve şenlikli toplumun sonunu getirmiştir.
Beslenme sorununun çözümlenmesi insanlığın yamyamlıktan çıkabilmesinin de koşullarını yaratmıştır. Beslenmenin sorun olduğu dönemlerde tutsak düşmanlarını, kıtlık dönemlerinde eş, dost ve yakınlarının yenmesi genel uygulamalardan kabul edilmektedir. Uygarlığın eriştiği ve buluşların göz kamaştırıcı bir evreye eriştiği günümüzden den baktığımızda çok çok küçük hatta bir ayrıntı olarak görünen kadının bu buluşlarının insanlık tarihinin ne kadar önemli bir buluşu olduğunu bir kere daha düşünmek zorundayız. Üretim sürecinden dışlanan cinsin konumundan dolayı özel mülkiyet sürecinde artık böyle bir fırsatı olmayacak. Uygarlık ritmi bir cinsin katkısı olmadan atacaktır. Ki bu insanlığın büyük bir kaybıdır.
Yapay yiyeceklerin oluşturulması kadınların keşfidir. Balığın yakalanması ve pişirilmesi kadınlar tarafından insanlığa armağan edilmiştir. Balığın yakalanması ve pişirilmesi ilk yapay besine geçiş dönemi olarak kabul edilmektedir. İnsanlığın büyük bir atılımına tekabül eder.
Beslenme sorununun çözümünün erkeğe sağladıkları olanaklarla geçim araçları üzerindeki kontrolü ele geçiren erkek üretim biçimi ile birlikte inanç sistemini de dönüştürüp değiştirerek türünün bir bölümünü boyunduruk altına alan tek canlı olma özelliğini kazanmıştır. Yeni sosyoekonomik süreçte dayanışmanın yerine zor kullanım ve asalaklık egemen olmuştur.
“Başkanın ruhuna tapınma, giderek kutsak koruyucuya tapınmaya dönüştü. Bu eril bir ruhtu ve tanrıçalar dünyasının zirvesine doğru emin adımlarla ilerliyordu. Devletin ortaya çıkışı ve krallıkların kurulmasıyla birlikte de panteonda üstünlüğü ele geçirdi; üstelik verimlilik, koruyuculuk ve merhameti temsil eden tanrıçalardan farklı olarak, toplumun yeni yapılanmasına uygun düşecek şekilde otoriteyi ve gücü simgelemekteydi. Öte yandan eski ruhların yerini alan tanrıların meskeni ulaşılmaz alanlar olmaya başlamıştı. Ya göklere, ya denizlerin dibinde ya da yerin derinliklerinde yaşamaktaydılar. Thomson: Tanrı düşüncesinin krallık gerçeğinin izdüşümü olduğunu, ancak insan bilincinde bu ilişkinin tersyüz edildiğini söylüyor.” (s 80)
Ortaklaşmacı ve şenlikli toplum on bin yıllara damgasını vururken erkek egemen zora zayalı sömürü düzen ancak birkaç bin yıla tekabül eden tarihsel bir durumdur. “Kadının onbinlerce yıl boyunca sosyoekonomik yaşam içinde oturduğu tahttan indirilmesi, birkaç bin yılda ortaya çıkan fiili bir durumdur… Erkek, egemenliğini maddi koşulların yardımıyla birkaç bin yılda zora dayalı bir biçimde kurmuştur.
Bu fiili durum insanlığın gelişiminde bir engel olarak durmaktadır.
Bu tarihsel arızanın birkaç bin yıldır düzeltilme mücadelesi, insanlık tarihine damgasını vuran insanlaşma mücadelesidir.
Anlatılan senin hikâyendir…
KİBELE'DEN PANDORA'YA Kadının Tarihsel Yenilgisi Pervin Erbil, Arkadaş Yayınevi, 2007
|