|
…Ve koşullar olgunlaştığında 12 Eylül 1980’de düğmeye bastı darbeciler. Yüz binlerce insan kışlalara dolduruldu. İnsanlar hapishanelerde çürütüldü, sakat bırakıldı. On binlerce insan yurt dışına kaçtı, bir o kadarı işinden oldu. İşkence, baskı, gözaltında kayıplar başını alıp gitti. İnsanlar baskıları protesto etmek için kendilerini diri diri yaktı hapishanelerde. Her türden muhalefet acımasızca ezildi. Koca ülke bir hapishaneye çevrildi.
Peki, böylesine sert bir baskı ve terör iklimine neden ihtiyaç duymuşlardı darbeciler? Asıl amaçları neydi? Sadece kanı durdurmak, halkın can güvenliğini sağlamak, devlet otoritesini yeniden tesis etmek mi, yoksa Türkiye’yi küresel sermayeye eklemlemek mi?
Devrim hayaliyle yola çıkan 78 kuşağının mensupları nasıl insanlardı? Başlarına neler geldi? Darbeden sonra nasıl bir hayat yaşamak zorunda kaldılar? Darbecilerin deyimiyle birer hain, terörist miydiler, yoksa dinamik, iyi niyetli, okuyan, sorgulayan, yurtsever, yaralı bir faşiste kan vererek hayatını kurtaracak kadar insan ve inançlı romantikler miydi onlar?
Kurt kapanı neden ve nasıl kuruldu? Türkiye’nin masumiyet günlerini temsil eden devrimciler neden ve nasıl düşürüldü bu tuzağa?
Halim Bahadır, gerçek olayları devrimci hayatların tanıklığıyla aktardığı TUZAĞA DÜŞEN MASUMİYET romanında, 78 kuşağının izini sürerken, 12 Eylül rejiminin yol açtığı büyük yıkıma ışık tutuyor ve darbeye farklı bir bakış açısı getiriyor.
Kitaptan bazı bölümler…
NAMLI ÜLKÜCÜYE KAN VEREN DEVRİMCİ
“Ekranda gördüğün bu adam hayatını bana borçlu dostum” dedi romancı.
“Sen kafayı mı yedin usta” dedi afallayan Yakup, “senin ne işin olur bu namlı faşist Bahattin Bıçakcı denen adamla?”
“Otuz yıl önceydi” dedi Hasan. “Hastanede bir devrimci arkada refakat ediyordum. Bu herif karnından beş mermi yemişti ve hastaneye koşarken bir yandan karnını tutuyor, diğer yandan bağırıyordu:
‘Ölmeyeceğim, yaşayacağım ben…’
Kan yoktu hastanede ve adam ölmek üzereydi. Kanım uyuyordu. Çok düşündüm. Ve sonunda kararımı verdim. Ona kan verdim.”
“Can düşmanına kan verdin, öyle mi?”
“O ölmek üzere olan biriydi. Ve hayatı benim elimdeydi. Ve biz darbecilerin dediği gibi hain değil, insandık hoca…”
SER VERİP SIR VERMEYEN BİR YİĞİT
“Tam yirmi sekiz gün” dedi Hasan, “akla gelebilecek her türden işkence yöntemini denedi adamlar. Ama en berbatı galiba o zamanların kamyon lastiğiydi. Lastiğin dış kısmının içine sıkıştırmışlar Kerem’i. Bir cenin gibi… Ve duvardan duvara savurmuşlar onu. İç organları parçalanmış. Hastaneye götürmüşler onu darbeden iki hafta sonra. İki gün yaşayabildi Kerem. Öleceğini anlamıştı artık ve son nefesini vermeden önce ne dedi biliyor musun?”
Hasan’ın yüzünde dolaştı merak dolu hüzünlü bakışları Selvi’nin.
“Bir tek isim vermedim, onları yendim” dedi Kerem.
KÜÇÜK KIZININ KOLLARINDA ÖLDÜ
Acımasız bir sancı göğsünü parçaladı vapur iskelesinde, 11 yıl zindanlarda bedeni çürüyen Tahir’in. Gözleri karardı. Elini kalbinin üzerine yapıştırarak yığıldı yere. On iki yaşındaki kızı biletleri alınca dönüp arandı babasını. Yerdeydi. Daha iki yıl önce kavuştuğu sevgili babası can çekişiyordu. Küçük kız babasının başında hıçkırıklara boğulmuş, ne yapacağını bilmez bir kuş gibi çırpınıyordu. Gözlerini son kez açtı Tahir. Ela gözlerinde sönüyordu hayatın ışığı. Kızında sabitlendi bakışları bir ara ve söndü hayatı otuz sekiz yaşında, kızının küçük, çaresiz, zayıf kollarında…
TÜRK SCHİNDLER’İN LİSTESİ…
“Neden hayatını, işini, düzenini, aileni tehlikeye atarak altı kaçak devrimciye altı yıl baktın?” dedi romancı.
“Zıpkın gibi gençlerdi onlar. İçlerinde gram kötülük yoktu. Yurtseverdiler. Sömürü düzenine, çarpıklıklara karşı çıkıyorlardı. Dürüst, çalışkan, zeki, inançlıydılar. Sol hareketlerde yer almasam da darbecilerin ellerine geçirdikleri solculara nasıl vahşi davrandığını biliyordum. Fiziksel işkencenin yanında ruhlarını da paspas gibi çiğniyorlardı. Onları aslanların önüne atamazdım. Hayatlarının ellerinden alınmasına dayanamazdım. Olanaklarım vardı ve onlara el uzattım…”
İŞKENCEDE KISIRLAŞTIM
“Cezaevinde on beş yıl yattım hanımefendi. İşkenceciler hayalarımı burktu ve kısırım o zamandan beri. Yirmi bir yaşındaydım. Çılgına döndüm ama yapacak bir şey yoktu. Onca arkadaşımı öldürmüş, idam etmişti darbeciler. Ne tuhaf, insan kısır da olsa sağ kaldığı için yine de sevinebiliyordu o ortamda. Çıktım. Bir kadını deli gibi sevdim. Çocuk isteyecekti ve veremeyecektim bunu ona. Ağlaya ağlaya kaçtım. Elimden gelen tek şey buydu…”
BABAM NEDEN İKİ KOLUYLA SARILMIYOR BANA ANNE?
Kızı artık beş yaşına gelmişti, ağır işkencelerden sonra ruhu ve bir kolu felç olan Cemil’in. Ve annesine sık sık iki soru soruyordu küçük kız:
“Babam neden ya öfkeli ya da olur olmaz her şeye gülen bir adam anne?
Babam bana neden iki koluyla da sarılmıyor?”
BENİ LİME LİME EDECEKLER, ELLERİNE DÜŞEMEM
1982 yılının bir mayıs sabahında, masanın üstünde bir not buldu romancı:
“Sevgili dostum. Bir kaçağı konuk ettiğin için çok teşekkür ederim. Sana daha fazla yük olamam. Polisler baha çok öfkeli, bulduklarında öldüreceklerini söylüyorlarmış işkence seanslarında bizim arkadaşlara. Ellerine geçersem, adım gibi biliyorum ki, önce cehennemi yaşatıp sonra alacaklar canımı… Geceki sohbet harikaydı hoca. Umarım, en kısa zamanda bir kez daha rakı keyfi yaparız seninle, şayet sağ kalmayı başarabilirsem. Elveda…”
DARBE PAZARLIĞĞI
“Yani bir pazarlık mı söz konusu” dedi Hasan heyecanla.
“Onun gibi bir şey” dedi stratejist, “ABD darbenin ayak seslerini duyuyordu. Türkiye elden çıkarılamazdı. O zaman bu darbeden yararlanılmalıydı. Özel koşullarda destek verilecekti darbecilere.”
“Galiba al gülüm ver gülüm oldu bu iş” dedi Hasan.
“Öyle” dedi stratejist tebessüm ederek, “ABD darbecilerin gerekçelerini ‘anlayacaktı.’ Darbeciler de karşılığında, küresel sistemin taleplerine ses çıkarmayacaktı. Türkiye Batı’nın bir parçası olarak kalacak ve dikta rejimi altında zamanla küresel sistemin bir parçası olacaktı.”
***
ozgkara@hotmail.com
|